Sevgili arkadaşım Mehmet Osman’a teşekkürlerle…
KADIN ve YABANCILAŞMA
Mehmet Osman Çetiner
Kimliğimiz-varlık alanımız- bencil ve ayrıksı mıdır, öteki ben ve öteki kimliklerden. Kimliği beni ötekiden ayıran her şey olarak tanımlama eğilimindeyizdir çoğu zaman. Bu bağlamıyla kimlik kavramı ötekilerden ayrıksı olmakla anlam kazanır. Maalouf’un deyimiyle “ileri sürülen kimlik genellikle hasmınınki üzerine-ters yönde- inşa edilir”. İşte bu noktada kimlik kavramı önüne ölümcül nitelemesini alır, ölümcül kimlik biçimine dönüşür ve bütünselliğini yitirir. Sözcüğün bu kullanımıyla birlikte; ulusal kimliğimiz, işçi ya da işveren kimliğimiz, erkek ya da kadın kimliğimiz yabancılaştırır bizi karşıt gördüklerimizden. Onlara yabancılaştıkça yabancılaşırız kendimize de. Çünkü kimlik içeriğin değil toplamın farklılaşmasıdır. Ötekiyle kucaklaşmadan ve bütünleşmeden; insanlık evreninde, özüne ve ölümsüzlüğe ulaşabilmesi olanaklı mıdır insanın?
İşçinin ürettikçe sefil olup emeğine ve özüne, ulusların faşizmi körükledikçe evrensel ve insancıl olana yabancılaşması gibi; erkek erilleştikçe kadın da dişilleştikçe doğasına yabancılaşır ve bu ayrıksılığı pekiştirir. Akıl ve mantık erilleşmenin koşutudur, erkekle bütünleştirilir ve duyguya, duygusallığa yabancılaştırılır erkek. Aynı şekilde dişilleştikçe akla ve mantığa yabancılaştırılarak kendisinden ayrı düşürülür kadın. Açıkça ve zalimce ezilen kadınlardır bu koşullar altında. Güç elde edebilmenin önemli bir koşulu olan akıl ve mantıktan soyutlanan, yoksun bırakılan kadın toplumsal pazarlık gücünü de yitirmektedir böylece. Aklın ve mantığın tanrısallığı kadının konumunu ikincil kılar; onun varlık alanı kamusal alana giremez, özel ve mahremdir ev denilen o hücresel var-oluş ortamı. “Cennet anaların ayakları altındadır” denilerek kutsanır analık, bir avuntu olur kadın için ebedi eylemsizlik ve yalıtılmışlık durumunda bu kutsanmışlık…
Kadının adı da kendisi de yer almaz Uygarlık Tarihi’nde. Uygarlık Tarihi erkeklerin tarihiyle özdeş ilerler tarih kitaplarında. His-story →(History) “erkeklerin öyküsü” sözcüğü bu dışlanmışlığı açıkça ortaya sermiyor mu? ¹ Uluslar, topluluklar; nasıl tarih bilincinden yoksun uzun süre yaşayamıyorlarsa, bir insanın-kadının- bu bilinç yokluğunda varlığını duyumsatabilmesi ve özgürleşebilmesi olanak dışı görünmüyor mu? Tanrıbilimsel(teolojik) ve ataerkil temelli bir tarih anlayışı erkeği anıtsallaştırır, kadına modeller sunamaz ve böyle bir toplum yapısı çürümeye tutsaktır kuşkusuz. Atatürk Devrimi’nin İslamiyet Öncesi Türk Tarihi’ne vurgu yapmasının bir boyutu da kadına özgüven verebilme anlamını taşımıyor muydu? Çünkü bu tarih anlayışı laikti ve eski Türk toplumlarında Ana-Kadın toplumsal yaşamın önemli bir öğesiydi. Kibele’yi baş tacı yapmamız da kadınlarımızı baş tacı yapmak değil miydi? İnsanlar önce yetkeyi sonra erkeği ve bugün sermayeyi tapılası yaparak uygarlık tarihinin yörüngesini; iç içe geçmiş kitlelerin-kadınların-emek insanlarının kötülüğüne değiştirdiler.
Kadınlarımız da içselleştirmişler bu tarihsel yazgıyı. Bu da onlar için-onlarla birlikte bir dönüşümü gerçekleştirmeyi oldukça zor kılıyor. Kırsal-feodal çevrelerde kadının konumu hala ikincil ve kendilerini tanımlayışları bu konumu ne denli içselleştirdiklerini açıkça ortaya koyuyor:
“Bizim ailelerimizde erkekler güneşe benzer, onların kendi ışıkları var(kaynaklara sahipler, hareket halindedirler, karar alma özgürlükleri var vb.). Kadınlar kendi ışığı olmayan uydulara benzer. Eğer güneşin ışığı onlara değerse ve sadece o zaman parlarlar. İşte bu nedenle kadınlar güneş ışığından daha büyük pay alabilmek için sürekli birbirleriyle rekabet ederler, çünkü bu ışık olmaksızın hayat da yoktur.” ²
Bir erkek çocuk “aslanım, şahinim, kartalım” diye sevilir. Çünkü soylulaştırdıklarımız da tektir, bencildir bizim.³ Asal olan, asıl olan, asil olan bizimle ilişkiye girmeye gereksinmesi olmayan, bunu aşağı gören ve bu ilişkiden kendini ırak tutandır. Erkekler bunun için özdeş kılınır aslanla, şahinle ve kartalla. Çünkü bağımsızlığı ve özerkliği; gücü ve soyluluğu karşılar er olan, erkek olan. Oysa hakaret edeceksek birisine “inek, öküz, köpek” deriz. Köpek sadık olduğu, inek süt verip bizi beslediği, öküz tarlamızı sürdüğü için soylu değildir. Ya kadınlar? Evcilleştirmişiz kadınları da. Ve bu yüzden soylu olan hala erkek…
Bu yazının sonuna üç nokta konulması kaçınılmazdı. Çünkü hep eksik kalacaktı biçemi ya da içeriğiyle erkek gözüyle kadına bakabilmek ve bunu ifade edebilmek. Belki de bütün söylenebilecekleri tek bir yazıya sığdırmak ve indirgemek kadınlara saygısızlık olacaktı. Bilincimizi duyarlığımıza yeni boyutlar katarak tazeleme azmimiz var çünkü yine. Bu azmi hiç yitirmemiş ve söze döktüklerimizin ötesine geçmiş olmak umuduyla…
Alıntılar
¹, ² BHASİN, Kamla; Toplumsal Cinsiyet: Bize Yüklenen Roller, çev. K.Ay; Kadav Yay. 1. Basım; İstanbul, 2003
³ DÖKMEN, Üstün; “Bir Konferansından”