Kırılgan yazı…

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 26-06-2009

maruf-sinik

 

“Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı

Saldırgan diyorlar bana
OYSA KIRILGANIM BEN.
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözü kara cesaretimden
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum
İçimdeki çocuğu?

Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı”

Murathan MUNGAN

Kırılgan bir çocukmuşum oysa!

Oyuncaklarımı paylaştığım kişilerin o oyuncaklara sahip olmalarına ses çıkaramayacak kadar… Yol arkadaşlığı arayanlara yoldaş olurken, kendi seçtiğim yollarda yalnızlığa alışmaya çalıştığımı fark etmek kadar… Ellerimden en sevdiklerimin koparılacağını bile bile, ellerimde yine de en sevdiklerimi barındırmak ve zamanı geldiğinde onları sunmak kadar… Haksızlık sözcüğünü duymaya bile katlanamazken, her haksızlıkta boğazımda biriken düğümler kadar…

Kırılganmışım! Ve yüreğim cam kırığı!

 

Kendi yollarımı hep kendim bulmaya çalışırken, bir işim de başkalarına yollar açmakmış! Bazen kendim için açtığım yollara onları yolcu etmek ve arkalarından el sallamakmış, işim! Bir “teşekkürler” sözcüğü beklemeyi bile aklımdan geçirmemekmiş! Kendim için el sallayacak birini ise hiç aramamakmış! “Hak etmek” sözcüğünü hiç kendim için kullanmamakmış!

 

Hak etmek…

 

Hak ettiğim kadarını yaşamanın hesabına düşmemişken, gerçekte hak ettiklerimin azıcık ama azıcık bir kısmının bile bana çok görülmesi imiş beni hassaslaştıran çoğu zaman!

 

Ya da bakış açılarının sınırlılığı…

 

Engellenmişlik…  Kalıplar… Sığlık… Yüzeysellik…

 

KENDİMİ FAZLA DERİNLERDE KAYBETMEKTEYİM!

 

Read the rest of this entry »

Toplumsal cinsiyet üzerine…

Yazar | Kategori Toplumsal cinsiyet | Tarih 14-06-2009

2 yıl önce ( :) ) Sosyolog Hande Eslen Ziya’nın Kanaltürk’te TOPLUMSAL CİNSİYET üzerine yaptığı konuşma…

http://www.youtube.com/watch?v=zjmluKA8NZI

AŞK

Yazar | Kategori Kitap | Tarih 12-06-2009

Son zamanlarda okuduklarım ve izlediklerim, akıl ve his çatışması üzerinde sıklıkla. Genellikle böyle bir çatışmada akıla öncelik vermeye meyilli olduğumdan, mantıklı (!) hareket etmeyi sevdiğimden olsa gerek, yalnızca hislerini yaşamının merkezi haline getirerek yaşayabilen insanlara hep bir hayranlık beslemişimdir. Bir gün tüm sahip olduklarımı bırakıp gitme; uyumsuz bir davranış sergileme, kimseyi düşünmeden bir çılgınlık yapma; plansızlık, yarını düşünmeden hareket etme isteğim de bu nedenden olsa gerek.

 

Gönlü zengin ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı”ndan kırkıncı kuralı –“Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.”–belirterek son veriyor AŞK kitabına Elif ŞAFAK. Nasıl da aşkı “yaşayan” ve “yaşatan” bir bakış açısı! Tüm insanlığı ve evreni kucaklayan, sıcacık, dinginlik ve huzur veren, hem hissiyat dolu hem bilgelik…

“Ben kendimi Aşk Dünyası’nda nerede buluyorum?” sorusunu cevaplamaya çalışıyorum iki gündür. “İlle de akıl ve his çatışmak zorunda mı; hem mantıklı olup hem de gerektiğinde akıl teslim olamaz mı Aşka?” sorusunu aşmadan da cevaplayamıyorum ilk sorumu. Aslında basit gibi görüyorum aşılması gereken sorunun cevabını başlangıçta; “Evet, olması gereken de böyledir zaten. Neden akılı ve hissi birbirinden ayırmak gereksin ki!” diye sesleniyorum kendime, ama bu şekilde yaşamaya gelince iş, uygulamaya gelince, hep engelleniyorum çevrem ya da toplum tarafından ve acı çekiyorum; kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum! (işin aslı, artık ait olacak bir yer de aramıyorum; belki de hiç ya da her şey olma birbirine çok benzer ve ben hem her şeyim hem de bir hiçim)

 

Dini nasıl yaşamamız gerektiği kalıplar halinde sunuluyor din bilginlerince; kalıpların çoğu onların fenomeni! Buna isyan, başka kalıpları doğuruyor; inanmaya direnç için yeni bir inanç biçimi yaratılıyor, ateizm! Bu kalıplara uymayanlar dışlanıyor ve bocalama içinde yıpranıyorlar.

 

 

Read the rest of this entry »

Fairytale

Yazar | Kategori Müzik | Tarih 01-06-2009

Gecikmiş bir paylaşım…

(Evimizin yeni şarkısı… Son zamanlarda deşifre yapmaktan sıkıldıkça dinlediğim, dinledikçe dinlendiğim şarkı… :) )

 

Years ago when I was younger

I kind a liked a girl I knew
She was mine and we were sweet hearts
That was then
but then it’s true
 
I’m in love with a fairytale

Even though it hurts
Cause I don’t care if I lose my mind

I’m already cursed
 

Every day we started fighting

Every night we fell in love

No one else could make me sadder 

But no one else could lift me high above

I don’t know what I was doing

When suddenly we fell apart 

Nowadays I cannot find her 

But when I do we’ll get a brand new start

 

I’m in love with a fairytale

Even though it hurts

Cause I don’t care if I lose my mind

I’m already cursed

 

She’s a fairytale yeah

 

http://www.izlesene.com/video/muzik-2009-norvec-eurovision/913324

 

 

Kadın ve Yabancılaşma

Yazar | Kategori Toplumsal cinsiyet | Tarih 13-05-2009

Sevgili arkadaşım Mehmet Osman’a teşekkürlerle…

 

KADIN ve YABANCILAŞMA

Mehmet Osman Çetiner

Kimliğimiz-varlık alanımız- bencil ve ayrıksı mıdır, öteki ben ve öteki kimliklerden. Kimliği beni ötekiden ayıran her şey olarak tanımlama eğilimindeyizdir çoğu zaman. Bu bağlamıyla kimlik kavramı ötekilerden ayrıksı olmakla anlam kazanır. Maalouf’un deyimiyle “ileri sürülen kimlik genellikle hasmınınki üzerine-ters yönde- inşa edilir”. İşte bu noktada kimlik kavramı önüne ölümcül nitelemesini alır, ölümcül kimlik biçimine dönüşür ve bütünselliğini yitirir. Sözcüğün bu kullanımıyla birlikte; ulusal kimliğimiz, işçi ya da işveren kimliğimiz, erkek ya da kadın kimliğimiz yabancılaştırır bizi karşıt gördüklerimizden. Onlara yabancılaştıkça yabancılaşırız kendimize de. Çünkü kimlik içeriğin değil toplamın farklılaşmasıdır. Ötekiyle kucaklaşmadan ve bütünleşmeden; insanlık evreninde, özüne ve ölümsüzlüğe ulaşabilmesi olanaklı mıdır insanın?

İşçinin ürettikçe sefil olup emeğine ve özüne, ulusların faşizmi körükledikçe evrensel ve insancıl olana yabancılaşması gibi; erkek erilleştikçe kadın da dişilleştikçe doğasına yabancılaşır ve bu ayrıksılığı pekiştirir. Akıl ve mantık erilleşmenin koşutudur, erkekle bütünleştirilir ve duyguya, duygusallığa yabancılaştırılır erkek. Aynı şekilde dişilleştikçe akla ve mantığa yabancılaştırılarak kendisinden ayrı düşürülür kadın. Açıkça ve zalimce ezilen kadınlardır bu koşullar altında. Güç elde edebilmenin önemli bir koşulu olan akıl ve mantıktan soyutlanan, yoksun bırakılan kadın toplumsal pazarlık gücünü de yitirmektedir böylece. Aklın ve mantığın tanrısallığı kadının konumunu ikincil kılar; onun varlık alanı kamusal alana giremez, özel ve mahremdir ev denilen o hücresel var-oluş ortamı. “Cennet anaların ayakları altındadır” denilerek kutsanır analık, bir avuntu olur kadın için ebedi eylemsizlik ve yalıtılmışlık durumunda bu kutsanmışlık…

Kadının adı da kendisi de yer almaz Uygarlık Tarihi’nde. Uygarlık Tarihi erkeklerin tarihiyle özdeş ilerler tarih kitaplarında. His-story →(History) “erkeklerin öyküsü” sözcüğü bu dışlanmışlığı açıkça ortaya sermiyor mu? ¹ Uluslar, topluluklar; nasıl tarih bilincinden yoksun uzun süre yaşayamıyorlarsa, bir insanın-kadının- bu bilinç yokluğunda varlığını duyumsatabilmesi ve özgürleşebilmesi olanak dışı görünmüyor mu? Tanrıbilimsel(teolojik) ve ataerkil temelli bir tarih anlayışı erkeği anıtsallaştırır, kadına modeller sunamaz ve böyle bir toplum yapısı çürümeye tutsaktır kuşkusuz. Atatürk Devrimi’nin İslamiyet Öncesi Türk Tarihi’ne vurgu yapmasının bir boyutu da kadına özgüven verebilme anlamını taşımıyor muydu? Çünkü bu tarih anlayışı laikti ve eski Türk toplumlarında Ana-Kadın toplumsal yaşamın önemli bir öğesiydi. Kibele’yi baş tacı yapmamız da kadınlarımızı baş tacı yapmak değil miydi? İnsanlar önce yetkeyi sonra erkeği ve bugün sermayeyi tapılası yaparak uygarlık tarihinin yörüngesini; iç içe geçmiş kitlelerin-kadınların-emek insanlarının kötülüğüne değiştirdiler.
Kadınlarımız da içselleştirmişler bu tarihsel yazgıyı. Bu da onlar için-onlarla birlikte bir dönüşümü gerçekleştirmeyi oldukça zor kılıyor. Kırsal-feodal çevrelerde kadının konumu hala ikincil ve kendilerini tanımlayışları bu konumu ne denli içselleştirdiklerini açıkça ortaya koyuyor:

“Bizim ailelerimizde erkekler güneşe benzer, onların kendi ışıkları var(kaynaklara sahipler, hareket halindedirler, karar alma özgürlükleri var vb.). Kadınlar kendi ışığı olmayan uydulara benzer. Eğer güneşin ışığı onlara değerse ve sadece o zaman parlarlar. İşte bu nedenle kadınlar güneş ışığından daha büyük pay alabilmek için sürekli birbirleriyle rekabet ederler, çünkü bu ışık olmaksızın hayat da yoktur.” ²

Bir erkek çocuk “aslanım, şahinim, kartalım” diye sevilir. Çünkü soylulaştırdıklarımız da tektir, bencildir bizim.³ Asal olan, asıl olan, asil olan bizimle ilişkiye girmeye gereksinmesi olmayan, bunu aşağı gören ve bu ilişkiden kendini ırak tutandır. Erkekler bunun için özdeş kılınır aslanla, şahinle ve kartalla. Çünkü bağımsızlığı ve özerkliği; gücü ve soyluluğu karşılar er olan, erkek olan. Oysa hakaret edeceksek birisine “inek, öküz, köpek” deriz. Köpek sadık olduğu, inek süt verip bizi beslediği, öküz tarlamızı sürdüğü için soylu değildir. Ya kadınlar? Evcilleştirmişiz kadınları da. Ve bu yüzden soylu olan hala erkek…

Bu yazının sonuna üç nokta konulması kaçınılmazdı. Çünkü hep eksik kalacaktı biçemi ya da içeriğiyle erkek gözüyle kadına bakabilmek ve bunu ifade edebilmek. Belki de bütün söylenebilecekleri tek bir yazıya sığdırmak ve indirgemek kadınlara saygısızlık olacaktı. Bilincimizi duyarlığımıza yeni boyutlar katarak tazeleme azmimiz var çünkü yine. Bu azmi hiç yitirmemiş ve söze döktüklerimizin ötesine geçmiş olmak umuduyla…

Alıntılar
¹, ² BHASİN, Kamla; Toplumsal Cinsiyet: Bize Yüklenen Roller, çev. K.Ay; Kadav Yay. 1. Basım; İstanbul, 2003
³ DÖKMEN, Üstün; “Bir Konferansından”

La Tahzen

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 09-05-2009

İki gündür, iki haftada yetiştirmem gereken bir sürü bir sürü çalışmanın (anlatamayacağım kadar bir sürü) içinde boğulmuş durumda olmama, hangisine öncelik vereceğimi bilemediğimden hiçbirini tam anlamıyla yapamama ve çalışmaların yetişmesinden umutsuzluğa düşmeme rağmen, işten ve danışmalarımdan eve döner dönmez uyuyakalıyorum. Sisteme sıkışıp kalma, o sistemden çıksa da mutsuz olabileceğine inanma, çıkmasa da yaşamının iplerinin elinden çıkmasına direniyor olma hali bu olsa gerek. “İki arada bir derede kalmışlık” duygusu. (Ne ilginçtir en çok da yansıttığım duygulardan biri :) )

İşte dün yine uyuyakalmışken, telefonumda bir mesaj… Gönül kardeşcimden… Yakın arkadaşlıklar için oldukça uzun zaman sayılacak kadar uzun oldu görüşmeyeli; ancak çok içten, hissederek okuduğum, telepatiye inandıracak kadar güçlü ( :) ) o mesajı burada da paylaşmasam olmazdı. 

Sevgiyle…

 

“La Tahzen / Üzülme

Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa,

iki kanatlı olursun.

Tek kanatla uçulmaz zaten!

La Tahzen / Üzülme!

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil,

tozu almaktır.

Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır

Niye kederlenirsin?

La Tahzen / Üzülme!

Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz,

yüzük olmak dileyen taş,

ezilmeyi, yontulmayı, göze almalıdır.

La Tahzen / Üzülme!”

Mesnevi’den…

Katliam ve Barış

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 06-05-2009

Yaklaşık kırk senedir terörün her türünü gördük bu ülkede.
Ama böylesini hiç görmedik.
Bir köyün insanlarının toptan imha edildiğine, bir baskınla çoğu çocuk ve kadın 44 kişinin soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğüne hiç tanık olmadık.

Rastladığımız her türden şiddeti aşan bir şiddetle ve terörle karşı karşıyayız.

Üstelik sadece Türkiye’yi değil dünyayı da şaşırtan bu vahşetin nedeni “etnik çatışma” ya da “ideolojik mücadele” gibi isimleri olan, kökleri derine uzanan bir savaş değil.
“İki ailenin” anlaşmazlığı.

Bu katliam, “devletin şımarttığı” korucuların zıvanadan çıkmasıyla açıklanacak gibi değil.
O da önemli bir neden ama böylesine insanlık dışı bir merhametsizlik için daha başka açıklamalara da ihtiyaç var.

Sanırım, yirmi beş yıldır süren savaş, “ölüm ve hayat” kavramlarını derinden sarsıp altüst etti.

Zihinsel iklim zehirlendi.

İnsanların “Kalaşnikovla” sokaklarda dolaşmasının normal karşılandığı, her gün çatışma haberlerinin geldiği, köylere sürekli tabutların gönderildiği bir iklimden söz ediyoruz.

Korucular için gidip bir yerlerde çatışmaya girip adam öldürmek ya da ölmek sıradanlaştı.

Ölümle bu kadar haşır neşir olduğunuzda hayatın ve insanın değeri yok olur.

Ölmek ya da öldürmek doğallaşır.

Öldürme alışkanlığı kaçınılmaz olarak vicdanı ve merhameti törpüler, eksiltir, sonunda tümüyle ortadan kaldırır.

İhtiyar nineleri, hamile kadınları, üç yaşındaki bebekleri makinelilerle tarayabilmek için bütün insani değerlerinizi yitirmiş olmanız gerekir.

Öldürme alışkanlığı, “kendi halkına ihanet ettiği” duygusuyla birleştiğinde, ortaya herkesten ve her şeyden nefret eden, kendini küçümsediği için herkesi küçümseyen, hayatı ve insanı yok sayan bir canavar çıkar.

Bu toplum için asıl büyük tehlike bu “canavarlaşma” işte. Read the rest of this entry »

Nowhere Man

Yazar | Kategori Müzik | Tarih 11-04-2009

Florida’dan, Barry Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan, arkadaşlığını yeni kazandığım Jeffrey Guterman’in, The Beatles’ın animasyon filmini (Yellow Submarine) izlememi tavsiye etmesi üzerine bu parçayı filmin içinden seçip buraya da yerleştirdim. Oldukça anlamlı bulduğum sözleriyle… 

nowhere-man

 

He’s a real nowhere man,
Sitting in his nowhere land,
Making all his nowhere plans for nobody.

Doesn’t have a point of view,
Knows not where he’s going to,
Isn’t he a bit like you and me?

Nowhere man, please listen,
You don’t know what you’re missing,
Nowhere man, the world is at your command.

He’s a blind as he can be,
Just sees what he wants to see,
Nowhere man can you see me at all?

Nowhere man, don’t worry,
Take your time, don’t hurry,
Leave it all till somebody else lends you a hand.

Doesn’t have a point of view,
Knows not where he’s going to,
Isn’t he a bit like you and me?

Nowhere man, please listen,
You don’t know what you’re missing,
Nowhere man, the world is at your command.

He’s a real nowhere man,
Sitting in his nowhere land,
Making all his nowhere plans for nobody,
Making all his nowhere plans for nobody,
Making all his nowhere plans for nobody.

Aslan Bakarak Öldürür

Yazar | Kategori Edebiyat - Felsefe | Tarih 11-04-2009

Koca Antonio eski çakmaklısıyla Amerikan Puması’na çok benzeyen bir dağ aslanı avlamıştı.. Deriyi gururla gösterdi bana, hiçbir delik yoktu üzerinde. “Tam gözünden.” dedi… “Aslan öteki hayvanlar güçsüz olduğu için güçlüdür. Aslan ötekilerin etini yiyerek yaşar, çünkü ötekiler aslanın kendilerini yemesine izin verir. Aslan pençeleri ya da dişleriyle öldürmez. Aslan bakarak öldürür. Önce yavaş yavaş ve sessizce yaklaşır çünkü ayaklarında sis vardır. Gürültü onu öldürür. Sonra sıçrar ve kurbanını bir hamlede pençesiyle alaşağı eder; gücünden çok, yarattığı şaşkınlıkla. Sonra bırakır ve kurbanını seyretmeye koyulur…

Zavallı hayvan oracıkta öyle, başka çaresi olmadığı için kendine bakan aslana bakmaktadır. Hayvancığın gördüğü artık kendisi değildir; aslanın bakışlarındaki görüntüsüne bakmakta, aslanın bakışlarında zayıf güçsüz hayvanı yani kendini görmektedir. Oysa hayvancık daha önce “Zayıf mıdır? Küçük müdür?” hiç düşünmemiştir. Ne küçük, ne güçsüz öyle sıradan bir hayvandır işte. Ama şimdi aslanın bakışında korkuyu görür. Gördüğünün görüldüğünü görünce de zayıf ve güçsüz olduğuna iyice ikna eder kendini ve aslanın bakışında gördüğü korkudan korkar. O zaman zavallı hayvancık başka hiçbir şeye bakamaz olur. Gecenin soğuğunda dağlarda nasıl kemiklerimiz tutulur, kıpırdayamazsak o da öyle kıpırdayamaz. Bırakır kendini, teslim olur. Gerisi aslana kalmıştır. İşte böyle öldürür aslan: Bakarak!..

Ancak öyle bir hayvan vardır ki aslanla karşılaştığında hiçbir şey olmamış gibi davranır. Aslan bir pençe atacak olsa tırmalayarak karşılık verir. Küçücüktür tırnakları ama acıtır ve epey kan akıtır. İşte bu hayvancık aslana fırsat tanımaz. Çünkü kendine bakana bakmaz… Kördür. Köstebek derler adına… Köstebek kör kalmış. Çünkü dışarı doğru bakmak yerine içeri, yüreğine doğru bakmış. Nerden gelmiş aklına bunu yapmak kimse bilmez. Ama bu bakış tanrılara özgü olduğundan, “Tanrılar kızıp onu sonsuza dek toprağın altında yaşamaya mahkum etmiş.” derler. Köstebekler toprağın altında yaşamaktan zerre kadar üzüntü duymazlar. Çünkü içeri doğru bakmayı sürdürmektedirler ve işte bu yüzden aslandan korkmazlar. Kendi yüreğine doğru bakan insanlar da böyledir, korkmazlar aslanlardan.”

Read the rest of this entry »

Kurşuni Renkler

Yazar | Kategori Müzik | Tarih 07-04-2009

“Psikolojik danışman da böyle ağır şarkılar dinler miymiş canım?” diyenlere dokundurarak armağan ettiğim bir parça olsun bu parça…

Bu gecenin parçası olsun…

http://www.video75.com/VCrVoZnBJY8/sezen-aksu-kursuni-renkler/