Pekin’den Paris’e…

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 10-08-2010

1967 MODEL ANADOL İKİ KİŞİLİK TÜRK EKİBİ İLE PEKİN’DEN YOLA ÇIKIYOR, HEDEF PARİS…

Peking to Paris 2010

Dünya’da ilki 1907 yılında yapılan kıtalararası tarihi klasik otomobiller dayanıklılık yarışı “Peking to Paris 2010 ” bu yıl 10 Eylül-16 Ekim 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Bütün dünya’dan toplamda 106 aracın katılacağı ralli’ye Türkiye’den ilk defa bir takım katılıyor. Ahmet Öngün ve Erdal Tokcan, 1967 model 371 şasi numaralı Anadol ile 10 Eylül’de Pekin’den yola çıkacak ekipler arasında yer alıyor. Türk ekip yarışmada Toplum Gönüllüleri Vakfı yararına mücadele edecek.

Sponsorluklardan ve bireysel desteklerden elde edilen gelir ile 250 üniversite öğrencisine burs sağlanması hedefleniyor. Yarışmaya ilgi büyük ancak sponsorlukların artması, TOG’un daha fazla üniversiteliye burs verebilmesini sağlayacak. Ekip bir yandan büyük bir heyecanla Anadollarını yarışa hazırlarken, diğer yandan TOG için daha fazla bireysel ve kurumsal destek bekliyor. Ekibin mesajı açık ”Hedefimiz Paris’e ilk varan ekip olmak. Bu bizi birinci yapacak belki ama daha da önemlisi, ülkemizin geleceği için başarmış olacağız”.

Ayrıntılı bilgi ve  yarış rotası için:

http://www.pekindenparise.com/

2009′a veda…

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 01-01-2010

2009'un en çok okunan haberleri

31.12.2009 /Radikal Yaşam…

Yıla damgasını vuran haberleri hatırlayalım.

İSTANBUL – Yıla damgasını vuran domuz gribinden pop efsanesi Michael Jackson’ın ölümüne, ünlülerin seks skandallarından sıfırdan ünlenenlere…

DOMUZ GRİBİ: Mart 2009’da Meksika’dan çıkıp hızla tüm dünyaya yayılan ve ‘domuz gribi’ olarak anılan H1N1 virüsü bizi yeni bir global korku dalgası, maskeler ve dezenfektanlarla tanıştırdı. Geliştirilen domuz gribi aşısı da güvenilir olup olmadığı tartışmalarıyla birlikte piyasaya sürüldü. Hastalık Türkiye’de uzun süre etkisizdi, dört ay önce bir patladı pir patladı.

MICHAEL JACKSON: Haziran’ın 25’ini 26’sına bağlayan gece telefonlar çalıştı: Michael Jackson Los Angeles’taki evinde ölmüştü. Sahnelere Londra’da vereceği konserlerle dönmek üzere yoğun bir tempoyla hazırlanan ‘pop kralı’ 50’sinde, arkasında milyonlarca mutsuz hayran bırakarak veda etti. Jackson’ın, formuna kavuşmak için ilaçlar aldığı ve bu ilaçların karışması yüzünden öldüğü iddia edildi. Doktoru Conrad Murray, Jackson’a aşırı ilaç vermekle suçlandı. Kral ölümünden iki buçuk ay sonra, 4 Eylül’de Forest Lawn mezarlığına gömüldü. 

UÇAK KAZALARI: 15 Ocak’ta bir uçak, New York La Guardia Havalimanı’ndan havalandıktan üç dakika sonra New York ve New Jersey eyaletlerini bağlayan Hudson Nehri’ne zorunlu iniş yaptı, uçağı 155 kişiyle birlikte nehre sağ salim indiren pilot Chesley Sullenberger, kahraman ilan edildi. Kazaya neden olanın, uçağın iki motoruna çarpan kuş sürüsü olduğu ortaya çıktı. 1 Haziran’da yaşanan başka bir uçak kazasıysa faciayla sonuçlandı. 216 yolcusu ve 15 kişilik mürettebatıyla Rio de Janeiro’dan Paris’e gitmek üzere havalanan Air France uçağı önce kayboldu, sonra Atlantik Okyanusu’na düştüğü ortaya çıktı. Kurtulan olmadı, kurbanlar arasında uluslararası arp sanatçımız Fatma Ceren Necipoğlu da vardı. 

FARRAH FAWCETT: Michael Jackson’la aynı gün bir başka efsane daha gözlerini yumdu. 70’lerin çok seyredilen televizyon dizilerinden ‘Charlie’nin Melekleri’nin sarışın yıldızı Farrah Fawcett, 62 yaşında bağırsak kanserine yenildi. 

SILVIO BERLUSCONI-PATRIZIA D’ADDARIO: Yılın skandallar kralı, 72 yaşındaki İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi oldu. Eskort kızlarla ilişkileri, villasında verdiği seks partileri, aldığı hediyeler nisandan beri gündemin baş köşesine oturdu. Skandalların merkezindeki kadınsa Patrizia D’Addario’ydu. Berlusconi’yle Roma’daki evinde bir gece geçiren D’Addario, gecenin ses kaydını yayımladı, bolca detay verdi, hatta ilişkiyi anlatan, ‘Tadını Çıkar Başkan’ adlı bir kitap yazdı.

CASTER SEMENYA: Ağustosta Berlin’de düzenlenen Dünya Atletizm Şampiyonası’nda kadınlar 800 metrede altın madalya kazanan Güney Afrikalı atlet Semenya’nın kadın değil, erkek olduğu tartışmaları patlak verdi. Çift cinsiyetli olduğu öne sürülen Semenya ve ailesi iddiaları reddetti. Son karar, Semenya’nın kadın olduğu yönünde. 

DAVID LETTERMAN: Amerika’nın en ünlü tolk şovcularından Letterman, bir programında birlikte çalıştığı genç kızlarla ilişkiye girdiğini, bunu öğrenen bir kanal çalışanının 2 milyon dolar vermezse her şeyi anlatacağı yönünde şantaj yaptığını açıkladı. Ortalık karıştı, Letterman canlı yayında karısından ve seyircilerden özür diledi.

SUSAN BOYLE: İngiltere’deki yetenek yarışmasında mikrofonu eline aldığında bakımsız görüntüsüyle alay konusu oldu, ‘Kıllı bebek’ diye anıldı. Ama ‘I Dreamed a Dream’ adlı şarkısını söylemeye başladığında müthiş sesiyle milyonları büyüledi. Geçen ay yayımlanan albümü satış rekorları kırdı. O da değişti, saçını boyatıp kaşlarını aldırdı, giyim tarzını tazeledi.  

‘BALON ÇOCUK’: Saatlerce helyum dolu bir balonla havalanıp kaybolduğu için aranan, kilometrelerce uzaktaki balondan da çıkmayan altı yaşındaki Falcon önce evde çıktı, sonra da her şeyi anne-babasının şov amaçlı yaptırdığını canlı yayında ağzından kaçırdı. Sonuçta kamuyu aldatmaktan baba 90, anne 20 gün hapis cezası aldı.

ATEİST OTOBÜSLER: ‘Tanrı muhtemelen yok. Dertlenmeyi bırakın ve hayatın tadını çıkarın!’ sloganı ocakta Londra’daki 800 belediye otobüsünün üzerinde yerini aldı. İngiliz Hümanistler Derneği ve Prof. Richard Dawkins’in başlattığı kampanya İspanya’ya da sıçradı. Dindar gruplar boş durmadı, otobüslere ‘Evet, Tanrı var. Hz İsa ile hayatın tadını çıkarın’ şeklinde sloganlar yerleştirmeye başladılar.  

NADYA SULEMAN: ABD’li Suleman, 29 Ocak’ta bir batında ikisi kız sekiz bebek birden doğurarak tarihte ikinci kez sekiz doğuran kadın unvanını aldı. Şaşkınlığın daha büyüğü, zaten altı çocuk annesi olduğu ve sekizlere de suni döllenmeyle hamile kaldığı öğrenilince yaşandı. İşsiz annenin çocuklarının babasının kim olduğu hâlâ sır. 

JADE GOODY: İngiliz BBG’sinin yıldızı Goody, rahim ağzı kanserinden 27 yaşında öldü. Şöhreti kamera önünde kazanan genç kadın son ana kadar her şeyi ‘naklen’ yaşadı. Dört ve beş yaşlarında iki oğlu olan Goody, ölmeden önce evlendi, düğün fotoğraflarını 700 bin sterline (1.7 milyon TL) sattı. 

TIGER WOODS: Golfün efsane ismi, yılın son büyük skandalının kahramanıydı. 26 Kasım’da evinin önünde trafik kazası geçiren 33 yaşındaki yıldızın imdadına golf sopasıyla karısı Elin Nordegren’in yetişip yarı baygın kocasını, arabanın camını kırarak kurtardığı açıklandı. Ertesi gün olayın, bir aldatma hikâyesi ve sonrasında patlayan kavgadan kaynaklandığı ortaya çıktı. Woods’un defterleri açıldı, içinden 11 sevgili çıktı. 

TRISHNA VE KRISHNA: Bangladeş’te kafalarından yapışık halde dünyaya gelen ikiz kız kardeşler Trishna ve Krishna, kasımda 16 uzmanın 32 saatlik operasyonuyla ayrıldı. Durumları iyi.

DÜNYANIN EN İYİ İŞİ: Dünyada işsizlik yükselirken Avustralya’nın tropik Hamilton Adası’na altı aylığına bekçi arandığını duyuran ilana 200 ülkeden 35 bin başvuru yapıldı. ‘Dünyanın en iyi işi’ olarak anılan bekçilik için şartlar yüzebilmek, İngilizce bilmek, iyi iletişim kurabilmekti. 172 bin TL’lik işi, İngiliz Ben Southall kaptı. 

JAYCEE LEE DUGARD: Haziran 1991’de 11 yaşındayken kaybolan Dugard, geçen ağustosta ortaya çıktı. 18 yıl Phillip Craig Garrido ve karısı Nancy’nin evinin arkasındaki barakalarda tutsak olarak tutulan ve tecavüze uğrayan kadının Garrido’dan iki çocuk sahibi olduğu anlaşıldı. Garrido çifti tutuklandı, Dugard ailesine kavuştu. 

ROMAN POLANSKI: ABD’de 1977’de 13 yaşında kız çocuğuna tecavüz suçlamasıyla hapis cezasına çarptırılan Polanski, Washington’un suçluların iadesi anlaşması imzaladığı İsviçre’de 26 Eylül’de tutuklandı. Oscar’lı yönetmen film festivalinde kazandığı ödülü almak için Zürih’teydi. Kefaletle serbest bırakılma talebi reddedilen 76 yaşındaki yönetmen aralıkta yerleştirildiği İsviçre Alpleri’ndeki dağ evinde hapis tutuluyor. 

DAVETSİZ MİSAFİRLER: 26 Kasım’da ABD Başkanı Barack Obama’nın Beyaz Saray’da Hindistan Başbakanı Manmohan Singh şerefine verdiği akşam yemeğine sıkı emniyet tedbirlerine rağmen bir çift davetsiz misafirin elini kolunu sallayarak girdiği ortaya çıktı. ‘Güvenlik skandalı’ olayının kahramanları Tarık ve Michaele Salahi yemekte Obama’nın da dahil olduğu siyasiler ve ünlü konuklarla bol bol anı fotoğrafı çektirip Facebook sayfalarına bile yükledi.

DAVID CARRADINE: Amerikalı oyuncu Carradine’in cesedi, 3 Haziran’da Bangkok’taki otel odasında bulundu. 72 yaşındaki oyuncunun boynunda ve cinsel organında perde ipi sarılı halde dolaba asılı olduğu ortaya çıktı ve tek başına uyguladığı bir cinsel fantezinin kurbanı olabileceği belirtildi. 

SULTAN KÖSEN: Mardinli Kösen, 2.42 m. boyuyla dünyanın en uzun insanı olarak Guinness’te yerini aldı. Rekorun önceki sahibi Çinli Bao Şişun’dan 10.5 cm. daha uzun olan Kösen dünyanın en uzun el ve ayaklarının da sahibi. (Yaşam Servisi)

 http://www.radikal.com.tr/

 

HOŞ GELSİN 2010…

Diğer resimlerden farklı olsun bu yeni sayfaya çizdiklerimiz..

Başka renkler de keşfedelim… Belki yarattığımız anlamlardan daha anlamlısını yaşar ve görürüz, belli mi olur?

İkinci AY çağı

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 15-11-2009

Sonunda Ay’daki su keşfedildi!

Sanırım şimdi sırada, yolculukları sıklaştırmak var. Arkasından da yerleşme planları başlar herhalde… HADİ HAYIRLISI… :)

NASA’nın Ay’ı bombalayarak “ciddi miktarda” su keşfetmesi, insanın uzay macerasında “yeni bir dönem” başlattı. Bu keşfin ardından Ay’da kalıcı bir üs kurulması ve Dünya’nın tek doğal uydusunun Mars için bir “sıçrama tahtası” olarak kullanılması öngörülüyor.

Ay'da su olduğu kanıtlandı

 

İNSANOĞLU, 20 Temmuz 1969’da ilk kez Ay’a ayak bastığından bu yana uzayda en büyük keşfe imza attı. Geçen haziranda Ay yüzeyine bir roket fırlatan Amerikan Uzay ve Havacılık Ajansı (NASA), önceki gün yaptığı “heyecanlı” açıklamada, krater çevresinin ve oluşan toz bulutunun görüntülerinin analiz edildiğini ve “ciddi miktarda” buz tespit edildiğini bildirdi. 

NASA açıklamasında, “Bu keşif, Ay’ı anlamamız yolunda yeni bir dönem başlatıyor” dendi. Bir roket ve bir analiz sondasının Ay yüzeyine çarpmasını içeren 79 milyon dolar maliyetli “LCROSS” görevinin başarıyla sonuçlandığını bildiren proje sorumlusu bilim adamı Anthony Colaprete de, “Evet, su bulduk. Üstelik az bir şey değil, ciddi miktarda bulduk” dedi.

Bunun “sıradışı ve heyecan verici bir keşif” olduğunu belirten California Üniversitesi’nden Gregory Deloy, “Analizler tamamlanınca, yeni bir Ay resmi çizilmiş olacak. Keşfedilen su, bir kuyruklu yıldızdan gelmiş olabilir” diye konuştu. Brown Üniversitesi Jeoloji Profesörü Peter Schultz da, “Sadece tek bir nokta vuruldu. Bu durum biraz petrol keşfi gibi. Eğer bir yerde petrol varsa, muhtemelen çevresinde de var” dedi. Önceki bilimsel teoriler, Ay’ın güney kutbu yakınlarında, yüzeyin altında donmuş halde su bulunduğunu varsayıyordu. Son deney, buzun derinde olmadığını, çok daha kolay ulaşılabileceğini kanıtladı.

95 litre suyla banyo bile yapılır

Keşfedilen su miktarı yaklaşık 95 litre. Ancak içinde metanol tespit edildiği için, arıtılmadan içilmesi durumunda insanı kör edebilir. Ancak bir gün Ay’da “koloni” kurulması durumunda astronotlar bu suyu arıtarak içebilecekler. Hatta su o kadar bol ki, banyo yapmakta veya roket yakıtı üretmekte kullanılabilir.
Bu büyük keşif, siyasi, toplumsal ve bilimsel alanda yeni tartışmaları da beraberinde getirecek. Keşif uluslararası medyada büyük yankı yaratırken, internet arama devi Google da dün bu keşfi kutlayan özel bir logo yayınladı.

Cabeus’un karanlığı

Roket, Ay’ın güney kutbu yakınlarındaki Cabeus kraterine çarptı. Güneş’in açısı ve krater duvarının yüksekliği nedeniyle milyarlarca yıldır gölgede kalan -230 derece sıcaklığındaki bölgede 6 km yüksekliğinde bir toz bulutu oluştu. Tozun içinde ve krater çevresinde bol miktarda buz tespit edildi.

15.10.2009  / Hürriyet

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12950260.asp?gid=229

Bütün işi “iş aramak” olan adam…

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 08-11-2009

Bu haber, meslek seçmekte zorlananlar, seçtiği mesleği icra edecek imkanı bulamayanlar, iş arama konusunda umutsuzluk yaşayanlar ve macerayı, yollara düşmeyi sevenler için seçilmiştir. :)

Amerika’nın 50 eyaletinde 50 haftada 50 farklı işi denemek için keşfe çıkan Daniel Seddiqui’nin meslekler turu sona erdi. İş aramayı iş edinen Seddiqui, şimdi maceralarını bir kitaba dönüştürüyor.

Bütün işi iş aramak olan adam

Meltem ÜRÜT / 7.11.2009

Radikal Cumartesi

Tüm dünyadaki işsizler ordusuna inat o, 50 haftada 50 farklı iş buldu. 27 yaşındaki Amerikalı Daniel Seddiqui, evden işsiz olarak çıktı ve Amerika’nın 50 eyaletini 50 haftada dolaşarak 50 işe girdi-çıktı. İşsizliği, bir işe dönüştüren Daniel Seddiqui, ‘Living the Map’ (Haritayı Yaşamak) adını verdiği projesini geçen ay tamamladı. Bu süre boyunca yaşadıklarını bir blog’da anlatan Seddiqui ile birlikte, bizler de bu maceraya tanıklık ettik. Şimdi Seddiqui’nin maceralarından oluşan bir seyahat kitabı da yolda.
Haritayı Yaşamak projesi, genç maceracının hayatta ne yapacağına dair henüz bir ipucu bulamadığı günlerde doğdu. Güney California Üniversitesi, Ekonomi bölümünü bitirdiğinden beri kariyer yolunda kararsızlıklar yaşadı. Birçok iş görüşmesinden sonra onu arayan olmadı. En sonunda mesleğiyle ilgisiz bir işe kabul edildi. İlkokul öğrencilerine yarı zamanlı ders veriyordu. Ancak bu işin de kendine göre olmadığını kısa zamanda anladı.

Daha sonra merdiven boyamadan muhasebeciliğe birçok işte para kazanmak için çalıştı. Fakat içinden bir ses, dışarıda bir yerde, onu çağıran bir iş olduğunu söylüyordu. Başka eyaletlerde farklı işler denemeyi düşünürken aklına daha parlak bir fikir geldi: İş aramayı meslek edinmek. Uzak şehirlerde sadece iş aramayacaktı. Hem bu kentlerin kültürlerini, alışkanlıklarını insanlarla paylaşacağı hem de farklı dallardan mesleklerini işleyişini sergileyeceği, ‘50 haftada 50 eyalette 50 iş’ projesine koyuldu. Böylece her şeyden biraz tadacak, her mesleğin iyi-kötü yanlarını bir haftalığına görecek ve hayatta ne aradığının farkına varacaktı. 

Hava durumu bile sundu
İşe Utah eyaletinden başlayan maceraperest Seddiqui, bir Mormon kilisesi olan ‘İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi’nde insani yardım hizmetlerinde çalıştı. Bu işi Mormonların Utah nüfusunun yüzde 58’ini oluşturduğu için seçmişti.
Seddiqui çalışacağı işi aslında gittiği kentin özelliklerine göre belirliyor. Başvurduğu her işe hemen kabul edilmediği de oldu. Mesela ekonomi okumasına rağmen Wall Street’te borsacı olarak çalışmak istediğinde yalnızca bir hafta çalışacağı için işe kabul edilmedi.
Genç maceracının en ilginç deneyimlerinden biri 13. haftasını geçirdiği Las Vegas’taki işiydi. Daniel, burada bir düğün planlayıcısına dönüştü. Hızlı ve tuhaf konseptlerde düğün törenleriyle meşhur Las Vegas’ta bir bakıyorsunuz damat Elvis kılığına bürünüyor, bir bakıyorsunuz gelin salona camdan giriyor. Daniel Seddiqui de bir haftada bu düğünlerde, 19’dan 70 yaşına kadar, Çinlilerden Avustralyalılara birçok çifti evlendirdi. Törenden sonra çiftlerin limuzin şoförü de oldu.
Her iş böyle renkli ve keyifli olmadı elbette. 35. haftada Kuzey Carolina’da modelliği deneyen Seddiqui, yedi buçuk saat poz verdikten sonra “Bu iş göründüğünden çok zor” diyordu.
Ohio’da hava durumu sunuculuğu, Batı Virginia’da kömür madeni işçiliği, Arkansas’ta arkeologluk, Orange Connecticut’ta sigortacılık, Alaska’da fotoğrafçılık, New Hampshire’da Demokrat Parti temsilciliği gibi birçok mesleği bir hafta denedikten sonra gezgin işçi Seddiqui, 50. ve son haftayı California’da şarap fermentasyonunda çalışarak geçirdi. Böylece 2 Eylül 2008’de başladığı turunu geçen ay başında tamamlamış oldu.
İlk haftalarda bir haftalık iş başvurularını kendi yaparken, proje ilerledikçe ün kazanan Seddiqui’ye kendiliğinden iş teklifleri yağmaya başladı. Öyle ki, eyaletler internet sitelerinde ‘Eyaletimizi en iyi temsil eden meslek hangisi?’, ‘Daniel burada ne iş yapsın?’ anketleri bile düzenledi.

En para getiren iş neydi?
Bu yaratıcı projenin sahibi, Amerikan rüyasının sona ermediğini göstermek istediğini söylüyor, “Amerika’da insanlar imkânların farkında değil. Biri Nebraska’da çok başarılı bir çiftçi olabilir, bir diğeri California’da ünlü bir yönetmen. Her eyaletin sağladığı iş imkânlarını ve yaşam tarzını keşfe çıkıyorum” diyor.
Çoğu insanın risk alacak kadar cesur olmadığını söyleyen Seddiqui videolarla, fotoğraflarla, internet günlükleriyle ve yayımlanacak kitabıyla bu riski alamayanları macerasına dahil etmeyi amaçlıyor. Üstelik başta yaşadıklarına Amerikalılar tanık olsun diye yola çıkmış ancak şimdi onu tüm dünya takip ediyor.
Fakat bu macerayla Seddiqui’nin hayatta aradığını bulup bulamadığı meçhul. Edineceği meslek konusunda daha iyi bir seçim yapacağına kafası daha bir karışmışa benziyor. En çok Orlando’daki Universal Stüdyoları’nda Mısır kralı gibi giyinerek saatlerce ayakta dikildiği oyunculuk işinden nefret etmiş. Wisconsin’deki peynir üreticiliğini de bir daha denemeyecek gibi; “En acımasız iş peynir üreticiliğiydi. Ortalık kokmuş çorap gibi kokarken sen kaymağı peynir suyundan ayırmaya çalışıyorsun. Tahammül etmesi zor iş” diyor.
Birmingham’da öğrencilere futbol antrenörlüğü yapmayı çok sevmiş. Burada şehre ve yemeklerine de hayran kalmış. Ohio’da hava durumu spikeri olmanın da çok eğlenceli olduğunu söylüyor. En çok parayı haftada 2 bin dolar aldığı Minnesota’daki tıbbi malzeme üretimi işinden kazanmış. En az para getiren işse Pennsylvania’da ahşap mobilya ustalığı olmuş. Burada sadece haftada 100 dolar kazanabilmiş.
Seddiqui, elbette bu 50 hafta boyunca sadece çalışmadı. Bulunduğu eyaletlerde bol bol gezdi. Kültürleri tanımanın yanı sıra kadınları da hayatından hiç eksik etmediğini söylüyor; 50 haftada, her eyalette geride en az bir kadın bıraktığı anlattıkları arasında. Çalışarak kazandığı paradan 60 bin dolardan fazlasını da biriktirmiş üstelik, çünkü 50 hafta boyunca gittiği yerlerde tanıdıklarının evlerinde kalmış.
Hem bu işi paraya çevirmenin başka yollarını da bulmuşa benziyor. Yakında çıkacak ‘Haritayı Yaşamak’ kitabından elde edeceği gelirin yanı sıra ‘50 Hafta, 50 Avrupa Şehri, 50 Meslek’ gibi reality şov programları için teklifler alıyor. Macerayı meslek edinen Seddiqui, okulların da yeni gözde konuşmacısı. Bu aralar sık sık öğrencilere meslekler konusunda bilgiler vermesi için konuşmacı olarak çağırılıyor. Okullar meslek kâşifini önce getirmek için adeta birbirleriyle yarışıyor.

Kırılgan yazı…

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 26-06-2009

maruf-sinik

 

“Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı

Saldırgan diyorlar bana
OYSA KIRILGANIM BEN.
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözü kara cesaretimden
Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum
İçimdeki çocuğu?

Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı”

Murathan MUNGAN

Kırılgan bir çocukmuşum oysa!

Oyuncaklarımı paylaştığım kişilerin o oyuncaklara sahip olmalarına ses çıkaramayacak kadar… Yol arkadaşlığı arayanlara yoldaş olurken, kendi seçtiğim yollarda yalnızlığa alışmaya çalıştığımı fark etmek kadar… Ellerimden en sevdiklerimin koparılacağını bile bile, ellerimde yine de en sevdiklerimi barındırmak ve zamanı geldiğinde onları sunmak kadar… Haksızlık sözcüğünü duymaya bile katlanamazken, her haksızlıkta boğazımda biriken düğümler kadar…

Kırılganmışım! Ve yüreğim cam kırığı!

 

Kendi yollarımı hep kendim bulmaya çalışırken, bir işim de başkalarına yollar açmakmış! Bazen kendim için açtığım yollara onları yolcu etmek ve arkalarından el sallamakmış, işim! Bir “teşekkürler” sözcüğü beklemeyi bile aklımdan geçirmemekmiş! Kendim için el sallayacak birini ise hiç aramamakmış! “Hak etmek” sözcüğünü hiç kendim için kullanmamakmış!

 

Hak etmek…

 

Hak ettiğim kadarını yaşamanın hesabına düşmemişken, gerçekte hak ettiklerimin azıcık ama azıcık bir kısmının bile bana çok görülmesi imiş beni hassaslaştıran çoğu zaman!

 

Ya da bakış açılarının sınırlılığı…

 

Engellenmişlik…  Kalıplar… Sığlık… Yüzeysellik…

 

KENDİMİ FAZLA DERİNLERDE KAYBETMEKTEYİM!

 

Read the rest of this entry »

La Tahzen

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 09-05-2009

İki gündür, iki haftada yetiştirmem gereken bir sürü bir sürü çalışmanın (anlatamayacağım kadar bir sürü) içinde boğulmuş durumda olmama, hangisine öncelik vereceğimi bilemediğimden hiçbirini tam anlamıyla yapamama ve çalışmaların yetişmesinden umutsuzluğa düşmeme rağmen, işten ve danışmalarımdan eve döner dönmez uyuyakalıyorum. Sisteme sıkışıp kalma, o sistemden çıksa da mutsuz olabileceğine inanma, çıkmasa da yaşamının iplerinin elinden çıkmasına direniyor olma hali bu olsa gerek. “İki arada bir derede kalmışlık” duygusu. (Ne ilginçtir en çok da yansıttığım duygulardan biri :) )

İşte dün yine uyuyakalmışken, telefonumda bir mesaj… Gönül kardeşcimden… Yakın arkadaşlıklar için oldukça uzun zaman sayılacak kadar uzun oldu görüşmeyeli; ancak çok içten, hissederek okuduğum, telepatiye inandıracak kadar güçlü ( :) ) o mesajı burada da paylaşmasam olmazdı. 

Sevgiyle…

 

“La Tahzen / Üzülme

Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa,

iki kanatlı olursun.

Tek kanatla uçulmaz zaten!

La Tahzen / Üzülme!

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil,

tozu almaktır.

Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır

Niye kederlenirsin?

La Tahzen / Üzülme!

Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz,

yüzük olmak dileyen taş,

ezilmeyi, yontulmayı, göze almalıdır.

La Tahzen / Üzülme!”

Mesnevi’den…

Katliam ve Barış

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 06-05-2009

Yaklaşık kırk senedir terörün her türünü gördük bu ülkede.
Ama böylesini hiç görmedik.
Bir köyün insanlarının toptan imha edildiğine, bir baskınla çoğu çocuk ve kadın 44 kişinin soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğüne hiç tanık olmadık.

Rastladığımız her türden şiddeti aşan bir şiddetle ve terörle karşı karşıyayız.

Üstelik sadece Türkiye’yi değil dünyayı da şaşırtan bu vahşetin nedeni “etnik çatışma” ya da “ideolojik mücadele” gibi isimleri olan, kökleri derine uzanan bir savaş değil.
“İki ailenin” anlaşmazlığı.

Bu katliam, “devletin şımarttığı” korucuların zıvanadan çıkmasıyla açıklanacak gibi değil.
O da önemli bir neden ama böylesine insanlık dışı bir merhametsizlik için daha başka açıklamalara da ihtiyaç var.

Sanırım, yirmi beş yıldır süren savaş, “ölüm ve hayat” kavramlarını derinden sarsıp altüst etti.

Zihinsel iklim zehirlendi.

İnsanların “Kalaşnikovla” sokaklarda dolaşmasının normal karşılandığı, her gün çatışma haberlerinin geldiği, köylere sürekli tabutların gönderildiği bir iklimden söz ediyoruz.

Korucular için gidip bir yerlerde çatışmaya girip adam öldürmek ya da ölmek sıradanlaştı.

Ölümle bu kadar haşır neşir olduğunuzda hayatın ve insanın değeri yok olur.

Ölmek ya da öldürmek doğallaşır.

Öldürme alışkanlığı kaçınılmaz olarak vicdanı ve merhameti törpüler, eksiltir, sonunda tümüyle ortadan kaldırır.

İhtiyar nineleri, hamile kadınları, üç yaşındaki bebekleri makinelilerle tarayabilmek için bütün insani değerlerinizi yitirmiş olmanız gerekir.

Öldürme alışkanlığı, “kendi halkına ihanet ettiği” duygusuyla birleştiğinde, ortaya herkesten ve her şeyden nefret eden, kendini küçümsediği için herkesi küçümseyen, hayatı ve insanı yok sayan bir canavar çıkar.

Bu toplum için asıl büyük tehlike bu “canavarlaşma” işte. Read the rest of this entry »

8 Mart…

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 08-03-2009

KIZ KARDEŞLİK

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Din, dil, sınıf, kültür, eğitim… diye ayırt etmeden tüm kadınların hem kendi aralarında eşit, hem erkeklerle eşit görülmeleri gerektiğini bizlere anlatan, hatırlatan sembolik ve evrensel gün.

Kimimiz önemsiyor bugünü, kimimizin umrunda bile değil, kimimiz ise çiçek bekliyor kocasından ya da kalp şeklinde çikolata… Benim önerim 8 Mart’ı bir “kızkardeşlik günü” gibi yaşamak. Bu vesileyle başka kadınları hatırlamak, onları anmak ve anlamak ve anlatmak. Hem şahsen tanıdığımız hem de hiç görmediğimiz, tanımadığımız kadınları. Onların şartlarını düşünmek ve nerelerde nasıl zorlandıklarını anlamaya gayret etmek! Hemcinslerimize yüreğimizi açmak ve bir kez olsun, önyargısız yaklaşmak! Senede bir gün olsun bunu yapabilsek keşke!

Kızkardeşlik bir çember. Her çember gibi o da minnacık bir noktadan başlar. Yani kendimizden. Kendimizle barışık olmaktan. Nokta büyür, halkaya döner. Öncelikle kendi etrafımızdaki kadınlardan başlamalıyız çemberi genişletmeye. Bizleri büyüten, yetiştirenlerden. Annelerimizden, ablalarımızdan, teyzelerimizden, ninelerimizden; sonra yeğenlerimizden, kızlarımızdan ya da torunlarımızdan… Geçmişte yaşamış olanları bir bir yâd etmeliyiz. Her ailede mücadeleci, sülalenin temel direği olan, dar zamanlarda dimdik ayakta duran metanetli, dirayetli efsane kadınlar vardır. Duyarız onların hikâyelerini, dinleriz. Onları anlatmak için “Anadolu kadını” gibi tabirler kullanırız, “eski toprak” ya da “eski kuşak” deriz. Ve ekleriz: “Benim anneannemin anneannesi Filanca Hanım şöyle şöyle bir insanmış…. Kaç çocuk büyütmüş, tek başına!” O güzel kadınların Osmanlı son dönemde ya da Cumhuriyet erken dönemde nasıl yaşadıklarına, Kurtuluş Savaşı’nda ya da Cihan Harbi’nde yaşadıkları zorluklara nasıl göğüs gerdiklerine dair hikâyeler işitmişliğimiz vardır. 8 Mart bu dünyadan göçüp giden kadın akrabalarımızı başka bir bilinçle hatırlamak için bir vesile olabilir.

Sadece kendi akrabalarımızı değil, hiç tanımadığımız kadınları da anmalı. Osmanlı’da yaşamış kadın şair ve yazarları, Cumhuriyet boyunca kadın haklarının ilerlemesi için mücadele eden hemcinslerimizi, sanatçı ve hukukçuları, ev kadınlarını ve hocaları… İşte her 8 Mart ölü kızkardeşlerimizi hatırlayabiliriz; rahmetle, minnetle, berrak bir zihin ve açık yüreklilikle. Read the rest of this entry »

Ben çocuğum, haklarımı biliyorum

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 19-02-2009

BEN ÇOCUĞUM, HAKLARIMI BİLİYORUM

Muhakeme edilip hakkımdaki suçlama kesinleşinceye kadar masumum. Hakkımdaki suçlamayı öğrenme, savunmamın hazırlanmasında yasal bir savunmandan ya da başkaca uygun yardımdan yararlanma hakkım vardır… Susma hakkına sahip olduğumu biliyorum.

 

Bir vardı bir yoktu. Gökten düşen üç elmanın, Kaf dağının arkasında kaldığı yeryüzünde, Bugün Olduğu Gibi Dün De Çocukları Seven İnsanlar vardı. Ve yeryüzünde bakıma, korunmaya gereksinimi olan çocuk da çoktu. Bu çocukların kimi hasta, kimi eğitimden yoksun çocuklardı; yeterince gelişip büyüyemeyen çocuklar…
‘Bugün Olduğu Gibi Dün De Çocukları Seven  İnsanlar,’ gökten düşen üç elmadan kendi paylarına düşeni tadamamış, yüreklerindeki beyaz kuşun kanadına bir kez olsun binip gülememiş, her türlü şiddet ve taciz kıygını çocukların bu hallerini gördükçe çok üzülüyorlardı. ‘Bugün Olduğu Gibi Dün De Çocukları Seven İnsanlar’, aşsız, küçük yaşta bir büyük gibi çalışan ya da özürlü doğdukları için utanılıp güneşleri saklanmış çocuklara ne kadar yardım etseler, yeryüzündeki korunmaya gereksinimi olan çocukların sayısını azaltamıyor:  Ah! ne yapsak, ne etsek de bunlara son versek, diyorlardı…
1989 yılında, ‘Bugün Olduğu Gibi Dün De Çocukları Seven İnsanlar’, dünyadaki her bir ülkeden, bir masal kuşunun beyaz kanadında süzülüp yakalayabildikleri doğru zaman ve yerde, bir araya gelip, onların yaşama, gelişme, katılım ve korunma haklarını tanımlayan Çocuk Hakları Sözleşmesini (ÇHS), bindikleri beyaz  kuşun beyaz tüylerinden kalemleriyle imzaladılar. Türkiye de, 1995 yılında hanidir elinde tuttuğu beyaz kuşun beyaz tüylerinden kalemiyle, bu sözleşmeyi imzalayıp yürürlüğe soktu. Sözleşme artık Türkiye’de de yasalaşmış ve çocuklarımız bir yasa sahibi olmuştu. Ama ne kadarı bu sözleşmeyi ve haklarını biliyorlardı?  
İşte, bu sözleşme metni onlar için bir ant gibi hazırlandı. Aşama aşama kavranabileceği göz önünde tutularak bölümlendirildi.
Biz inanıyoruz ki, onlar bu sözleşmede yer alan Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde ve Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri’nde yazılı haklarını okuyup öğrendikçe, yeryüzünde onları görmeyen duymayan insanların sayısı azalacak! ‘Bugün Olduğu Gibi Dün De Çocukları Seven İnsanların’ sayısı artacak! Yeryüzünde sağlıksız, eğitimsiz, aç, bakıma, korunmaya gereksinimi olan çocuk kalmayacak, onların büyükler tarafından kullanılmasına izin verilmeyecek… Kişisel kapasitelerini geliştirebilen çocuklarımız, sosyal olaylara katılım haklarını da öğrenip, iyi birer yurttaş olarak, devlete, topluma ve ailelerine düşen yükümlülükleri paylaşabilecek nitelikli, yarının yetişkinleri olacak. İşte çocuk ağzından ÇHS:
Read the rest of this entry »

Dedicado a Camaron…

Posted by | Posted in Gündelik yazılar | Posted on 10-02-2009

Bugün doğum günüm! Üstesinden gelmekte zorlanacağımı fark ettiğim yoğun bir dönemin kaygısıyla başlıyorum bu güne. Oluşturacağım etkileşim grubunun üyelerini ararken, yapacağım araştırmaları planlarken ve çalıştığım kurumda nasıl etkili olacağımı düşünürken gözden geçiriyorum geçen bir yılı. Bir yıl geçti bu sitenin bana armağan edilmesinin üzerinden. Bir yıl… Dönüp baktığımda bir yıla yıllar katan bir yıl… Büyüklerin deyimiyle “hayata atıldığım” ve atıldığım hayatta sürekli koştuğum bir yıl… Sanki bir an dursam bir hızla geride bıraktıklarımın arkamdan üzerime yığılacağından korktuğum bir yıl… Akademik yanı ağır basan biri olduğuma inanabilirsiniz; ama seçtiğim yolların böyle bir yapıyla bütünleşmesi gerektiği gerçeğiyle karşılaştığımı da gözlemliyorum şimdi.

 

Koşarken gözlerim kapalı değildi bu bir yılda; kulaklarım ya da burnum ya da ağzım… Ya da hareketsiz değildi ellerim, kollarım… Dokundum yanı başımdakilere; hissettim onların varlığını da… Ağırlığımla ve hızımla acıttığım yumuşak topraklara da bastım; dizlerimin yorulduğu taşlı ve sert topraklara da… Ellerimle çiçekleri de okşadım; dikenlere de çarptım yanlışlıkla ve iz bıraktılar ellerimde acıları…

 

Tam bunları yazarken Özlem girdi odaya elinde gelin pastasıyla… Ve sanki yazdıklarımı önceden okumuşçasına “RUN” parçasıyla…

 

“She said ‘I don’t know what you’re living for’  
She said ‘I don’t know what you’re living for at all’  
He said ‘I don’t know what you’re living for’  
He said ‘I don’t know what you’re living for at all’

But I will run until my feet no longer run no more  
And I will kiss until my lips no longer feel no more  
And I will laugh until my heart it aches  
And I will love until my heart it breaks  
And I will love until there’s nothing more to live for”

Şimdi olduğu gibi her zaman “zamanlaman” çok iyiydi dostum; hepsi için teşekkürler… Büyüyorum seninle… Teşekkürler; büyüyorum sizinle….

Aslında susmak istiyorum; beni sözlerim değil, sözlerini siz okuyucularımın oluşturacağı bir şeyler anlatsın bugün. Müzik mesela. Bir gitar… Bir gitar olsaydım şu parçayı çalardım geçirdiğim yirmi üç sene ve bugün için… Devamı sessizlik olsun…

03-dedicado-a-camaron