Gitar

Posted by | Posted in Kitap | Posted on 01-11-2009

“… Git, dostum, git!

… Mutlu olmaya hakkın olup olmadığını bilmek için yıldızlara danışmaya gereksinimin mi var? Devrimin uzmanları vardır, tıpkı Şiirin ve Resmin olduğu gibi. Onlar ne zaman ve nasıl dolu dolu yaşamaya hakkın olduğunu bilmez değildirler. Geleceğin bilicileri tarih adına sana geçişi yasaklıyorlar.

Ama tarih, dostum, o aynı zamanda sensin. Ve resim ve şiir de sensin. Neden sözünü terk ediyorsun? Üzüntünün nedeninin ondan kaynaklandığını, sözünü onlardan geri alırsan yeniden neşeli ve özgür olacağını anlamıyor musun?

Dostum, uzun süre önce, belki de sen yeni doğduğun sırada yazdığım bu öyküye aklı başında bir önsöz yazıyordum. Dost, Kardeş gibi sözcükler kullandım ve zavallı bilgeliğim uçup gitti…

Sanat hayattır: Bazen olumsuzlama, bazen de mutlu bir olumlama. Sözümüze egemen olduğumuz zaman içimizden her biridir sanat.

Benimki gibi senin Sözün de dilden geçer. ama orada donup kalmaz. Bütün herkes konuşuyor: Kim söylüyor, dostum?

Ben neden nefretle dolu bu cüceyim dostum? Ve sen neden O’sun? Söz çınlasın diye hepimiz alınlarımızı dil duvarına vuruyoruz?

… Mutluluk ve özgürlük mü istiyorsun? Evet, diyorsan mutsuzluğa ve tutsaklığa hazır ol. Yeniden doğuşu mu istiyorsun? O halde ölüme razı ol. Ya sevinci? Üzüntünü tüketmekle başla işe.

… Neden bir kış günü, her sözü bir sırıtma olan bu canavar olmak istediğimin ayrımına varabiliyor musun?

Kalabalıkla birlikte yürümek isteyen, şiirden vazgeçsin, sözünü boğsun, bilgeliğin yoluna girsin. Ama eğer sanat yoluna girmek istiyorsa, işte kollarının arasında gitarıyla ölüme yürüyen kambur cüce: Onun simgesidir bu.

Sanat kutsaldır ve sanatçı aydınlığı en yüksek bedel karşılığı kazanır…”     (Sonsöz den…)

images

 

Gitar, Fransa’nın saygın yazarlarından Michel del Castillo‘nun bir kısa romanı. Mektup biçiminde tasarlanmış bu romanın başkişisi, korkunç görünümlü ve herkesçe ‘canavar’ olarak tanımlanan bir cüce. Varlıklı bir ailenin oğlu olan ve büyük bir malikanede yaşayan cüce, çevresindekilere ve topraklarında yaşayan köylülere yaklaşmaya, onlarla ilişki kurmaya çalışır, ama, onu ‘canavar’ olarak gören insanlar onu aralarında istemezler; yaptığı iyiliklere bile kötülükle karşılık verirler. Cüce de bir tür savunma iç güdüsüyle onların kendisine biçtiği rolü üstlenir ve elinden gelen her kötülüğü denemeye başlar. Gitar çalan bir çingeneyle karşılaşması, tüm yaşamının yönünü değiştirir. Gitar çalmayı öğrenerek bu yolla içindeki masumiyeti dışarı vurmak, duygularını dile getirmek, insanlara yaklaşabilmek ister. Köyde yapılan bir şenlikte başarılı bir gitarcı olarak insanları büyülemeyi de başarır. Ancak olaylar hiç de onun düşündüğü gibi gelişmez. Michel del Castillo bu kısa romanında, masumiyet teması üzerine sert ve büyüleyici bir öyküyü işlemiş. Lanetlenmiş bir ruhun yalnızlığını irdeleyen yazarın bu küçük ama etkileyici romanının kahramanı olan, tek tutkusu ve yaşama nedeni saydığı gitarıyla kendini insanlara kabul ettirmek isteyen acınası cücenin yüzünü unutmak olanaksız.”    (Arka Kapak)

Her birimiz bu cüce gibi birer ‘canavar’ sayılabiliriz. Ya da ‘canavar’ saydıklarımız olabilir. ‘Canavar’ etiketinin altında senin ya da çevrendeki canavarların bir ‘kalp’ taşımaması gerekir kahramanımıza göre. Çünkü diğerlerinden farklıysan, diğerlerinin dünyasında acı verecek bir durumdur bu. İnsanın insanı yiyip bitirdiği o dünyada bir kalple ne yapacağını bilemezsin.

Öte yandan, ‘ömür’ dediğimiz, bir kendini anlatma çabasından ibaretmiş, sırf başkaları bizi anlasın diye… Kendini ifade araçların acımasızca ellerinden alınsın, gör bak, neler oluyor o zaman!..

Read the rest of this entry »

İki Boy Ufak Pabuç

Posted by | Posted in Kitap | Posted on 27-09-2009

“…ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens, ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, Prens tarafından beğenilmek için, ayakları daha ufak hale getirme çabasına giriştiler.

 İşte o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin ‘Prensesi’ olacaklarını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamalarının, kendilerini depresif hissetmelerinin sebeplerini sürekli kendi eksiklerinde arayarak… ve ‘Pabuç’un ne denli geçerli olduğunu hiç sorgulamadan…

 Erkekler ise ellerindeki ‘ayakkabıya’ (veya düşlerindeki kalıba) ‘ayağını’ (kendini) sıkıştıracak kadını arar; ‘ayağı sıkışmış’ bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup mutlu edebileceğini bile sorgulamadan…

 Ve birlikte yalınayak yaşayabilmenin özgür keyfinden habersizce…”  (arka kapak)

 

Yalınayak yürüyebilmek, taşları, çimleri, toprağı hissetmenin güzelliğinden öte, engebeli yollar göz önüne getirildiğinde hiç de kolay değil elbet. Pabuçlar, toplumla uyum halinde hareket etmemizi sağlayan ve bizi acıdan koruyan araçlar çünkü. Ama aynı zamanda topluma uyum sağlayabilmenin kriterleri olduğunu ve bu kriterlerin de acı yaratacağını hiç sorgulamadan, ayağımızın ve pabucun büyüklüğü arasında bocaladığımız; aradaki farktan kendimizi sorumlu tuttuğumuz; başka seçeneklerimizin de olduğundan habersiz görünsek de aslında kendi seçtiğimiz bir yaşam tarzı…

“Toplum tarafından, hem kadın hem de erkek olarak sürekli kısıtlanmaktayız. Ataerkil bir toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek üzere kurgulanmış kadın ve erkek rolleri, günümüzde insanca var olabilmemizi sınırlamakta, insan ölçülerimiz içinde temel duygu ve ihtiyaçlarımızı fark edebilmemizi ve karşılayabilmemizi engellemektedir.”

Toplumsallaşma süreci içinde bir “kadın” ya da “erkek” olabilmeyi öğrenirken kültürel bir vicdan da geliştirmekteyiz. Bir kadın ya da erkeğin nasıl olması gerektiği yönündeki beklentiler, çok küçük yaşlardan itibaren yaşam biçimimize yansıtılmakta ve beklentiler doğrultusundaki davranışlarımız pekiştirilmekte. Vicdanımız, bu rolleri sergilediğimiz ölçüde rahat, memnun; ama aynı zamanda aynı rollerin kalıpları içinde sıkışmış, gergin, engellenmiş.

Bir kısır döngü; cinsiyetimize özgü rolleri üstlenerek ruh sağlığı açısından “iyi” bireyler olabilmek…

Bu döngü en çok da kadın-erkek ilişkilerinde kendini ortaya çıkarmakta ve ilişkiler de hem kadının hem de erkeğin bocalamalarından nasibini almakta.

Read the rest of this entry »

Şehrin Aynaları

Posted by | Posted in Kitap | Posted on 05-08-2009

Şehrin Aynaları / Elif ŞAFAK

 

“Aynalar şehrine geldim çünkü benden evvel yazılmış bir hikayenin içindeyim. Aynalar şehrindeyim çünkü kim olduğumun peşindeyim.”

“ ‘Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?’ diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: ‘Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?’”

Italo Calvino, Görünmez Kentler

 

Geçmiş de gelecek de şimdinin içinde varlığını buluyor Aynalar Şehri’nde… Tıpkı bir aynanın, geçmişimizi de geleceğimizi de görüntümüzde yansıtması gibi… Bu açıdan, tarihin; bir şehrin, içinde barındırdığı farklı milletlerden, dinlerden insanların birçok ayrıntıyla (ay taşı, iki yanıyla farklı ruh durumlarını yansıtan bir maske, neşter… gibi) birbirine çok benzeyen, ama aynı zamanda birbirinden farklı öykülerinin dile getirilmesi Aynalar Şehri. İnsanlar öyküleriyle iz bırakıyor birbirinin öykülerinde; şehir (İstanbul) her bir öyküyü birbirine bağlıyor, başka bir öyküyü kendi öyküsünde anlatan ve bazen de devam ettiren insanların yolculuklarında. Kurgu, bana biraz Hemingway’in, her insanın bütünün (insanlığın) bir parçası olarak diğerlerini etkilediği ve onlardan da etkilendiği görüşüyle söylediği “…sakın çan kimin için çalıyor diye sorma; senin için çalıyor…” sözünü hatırlattı. Her birimiz, tarihin yazılmasında büyük büyük rollere sahibiz, şehrin ya da yaşamın bizi umursamadığı düşüncesine kapılsak bile çoğu zaman.

Bir kitabı bitirir bitirmez ya da bir filmi izler izlemez, kitabın ya da filmin bende bıraktığı hislerle bilgisayarı açıp (özellikle “ekşisözlük”ü –kutsal bilgi kaynağı :) - tıklayıp) o kitap ya da film hakkında yapılan yorumları okumayı seviyorum. Elif Şafak’ın bu kitabı için genellikle, diğer kitaplarına göre sönük kaldığı ya da tüm kitaplar arasından ilk bunun okunmamasının daha uygun olacağı yorumları yapılmış. Ya da ayrıntılarla boğulan bir kitap olduğu söylenmiş. Ben de kitabı okurken yorulduğumu itiraf etmeliyim (kitapta birbirine benzeyen birçok isim var ve ben isimleri not almadan okudum; kitabı henüz okumamışlara isimleri -hatta simgeleri- not alarak okumaları önerilir); ama asıl, ayrıntıların ve simgelerin bu kitabı, okunası bir Elif Şafak kitabı haline getirdiğine inanıyorum.

Kitap, bir AYNA gibi… Ve simgeler, Jung’un ileri sürdüğü “ortak bilinçdışı” kavramını doğruluyor adeta.

Çok etkilendiğim bazı bölümleri okudukça anımsatmaları için alıntıladığım aşağıdaki notlar, belki sizin de ilginizi çeker.

Aynalar Şehri’ndeki öykülere bir kulak verilmeli bence. Ya da hiç değilse kulak misafiri olmanızı dileyerek yazıyorum.

Read the rest of this entry »

AŞK

Posted by | Posted in Kitap | Posted on 12-06-2009

Son zamanlarda okuduklarım ve izlediklerim, akıl ve his çatışması üzerinde sıklıkla. Genellikle böyle bir çatışmada akıla öncelik vermeye meyilli olduğumdan, mantıklı (!) hareket etmeyi sevdiğimden olsa gerek, yalnızca hislerini yaşamının merkezi haline getirerek yaşayabilen insanlara hep bir hayranlık beslemişimdir. Bir gün tüm sahip olduklarımı bırakıp gitme; uyumsuz bir davranış sergileme, kimseyi düşünmeden bir çılgınlık yapma; plansızlık, yarını düşünmeden hareket etme isteğim de bu nedenden olsa gerek.

 

Gönlü zengin ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı”ndan kırkıncı kuralı –“Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.”–belirterek son veriyor AŞK kitabına Elif ŞAFAK. Nasıl da aşkı “yaşayan” ve “yaşatan” bir bakış açısı! Tüm insanlığı ve evreni kucaklayan, sıcacık, dinginlik ve huzur veren, hem hissiyat dolu hem bilgelik…

“Ben kendimi Aşk Dünyası’nda nerede buluyorum?” sorusunu cevaplamaya çalışıyorum iki gündür. “İlle de akıl ve his çatışmak zorunda mı; hem mantıklı olup hem de gerektiğinde akıl teslim olamaz mı Aşka?” sorusunu aşmadan da cevaplayamıyorum ilk sorumu. Aslında basit gibi görüyorum aşılması gereken sorunun cevabını başlangıçta; “Evet, olması gereken de böyledir zaten. Neden akılı ve hissi birbirinden ayırmak gereksin ki!” diye sesleniyorum kendime, ama bu şekilde yaşamaya gelince iş, uygulamaya gelince, hep engelleniyorum çevrem ya da toplum tarafından ve acı çekiyorum; kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum! (işin aslı, artık ait olacak bir yer de aramıyorum; belki de hiç ya da her şey olma birbirine çok benzer ve ben hem her şeyim hem de bir hiçim)

 

Dini nasıl yaşamamız gerektiği kalıplar halinde sunuluyor din bilginlerince; kalıpların çoğu onların fenomeni! Buna isyan, başka kalıpları doğuruyor; inanmaya direnç için yeni bir inanç biçimi yaratılıyor, ateizm! Bu kalıplara uymayanlar dışlanıyor ve bocalama içinde yıpranıyorlar.

 

 

Read the rest of this entry »

Toplumsal Cinsiyet

Posted by | Posted in Kitap | Posted on 08-02-2009

Toplumsal Cinsiyet

Sosyal Psikolojik Açıklamalar

Zehra Y. DÖKMEN

“Geleneksel cinsiyet rolleri, kalıpyargılar, kadınlarla erkeklerin farklı oldukları inancı, hem kadın hem erkek için olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Bu sıkıntılı sonuçlar, insanların kendilerini gerçekleştirmelerine, mutlu olmalarına, hatta sağlıklı olmalarına engel olmaktadır. İnsanlara kadın ya da erkek olarak bakmak ve her tür davranışı bununla sınırlamak büyük bir haksızlıktır. İnsanların kendilerini istedikleri gibi biçimlendirmelerine izin verilmeli; yapmak istedikleri, yapmaktan hoşlandıkları ve kendilerini daha mutlu hissettikleri ve dolayısıyla daha da başarılı olacakları durum ve davranışlar cinsiyetleri nedeniyle yasaklanmamalıdır.

Toplumsal cinsiyet, bütün sosyal bilimlerin ilgi odağıdır ve sosyal psikolojinin de önemli konularından biridir. Bu kitap toplumsal cinsiyeti sosyal psikolojik açıdan ele almaktadır.” (arka kapak)

“İnsan dünyayı, daha çok da kendi türünü kategorize etmeye çok meraklı. Kendini rengine/ırkına göre zenginlik düzeyine göre sınıflayıvermiş. Bir de kadınlar-erkekler diye ayırmış kendini. Kastlar, mahalleler oluşturmuş, görünür görünmez sınırlar çizmiş kendisi ile yine kendisi arasına. Komşu iki mahalledeki iki grubun birbirinden çok farklı olduklarına, ayrı ayrı, farklı farklı yaşamaları gerektiğine karar vermiş. Bazı açılardan bu ayrımlar işe yaramış olabilir; insanları, gelişmeye, sınıf atlamaya, uzlaşma yolları aramaya itmiş olabilir. Ama çokça da acı vermiş bütün bu sınırlar, bütün bu ayrımlar, adeta bir ur olup, ukde olmuş insanlığın içine oturmuş…”

Prof. Dr. Üstün DÖKMEN / Birsöz’den… Read the rest of this entry »