Meryem’den korkmamak için…

Posted by | Posted in Toplumsal cinsiyet | Posted on 24-01-2010

Aşağıdaki haber ve haber üzerine yazılanlar tüylerimi ürpertti, bir kez daha, tüm Meryemler için… Meryemleri, hiç Meryem olmamış gibi, kendi bakış açısının -onları birer cinsel obje olarak sadece ama sadece ellerinin arasında tutup sıkma sıkma sıkma isteği- gördüğü kadere hapseden empati yoksunu insanlar için hem acıyorum hem de çaresizlik hissediyorum derinden… Goethe’nin bir sözünü hatırlarım hep, böylesi çaresizliklerimde:

“Etkili olamıyorsun, her şey ruhsuz kalıyor,

Kendini üzme!

Bataklığa düşen bir taş

Halkalar oluşturmaz.”

Her taşın halka yaratmasını beklemek gerçek dışı evet; ama halka yaratamayan taşların bataklığa düşerken başka başka taşları da yanında sürüklemesinin önüne geçmenin bir yolu olmalı! Bu konuda ortak toplumsal bir bilinç oluşturmak gibi…

 

12 YAŞINDAYIM

Elif DUMANLI

 24.1.2010 / Radikal

Yargısız dinleyip anlamaya çalışıldığında çözülebilecek bir sorun, “namus” çerçevesinde düşünülünce 12 yaşında bir kız öldü!

Yer Doğubeyazıt. Mekân okul. Öykünün başkahramanı Meryem. Yardımcı karakterler sınıf öğretmeni, okul müdürü ve korucu baba. Derste Meryem, bir arkadaşına “Seni seviyorum” notu yazar. Not ulaşacağı yere ulaşmaz. Meryem’in elinden, sınıf öğretmeninin eline geçer. Sınıf öğretmeninin elinden müdürün eline, oradan da korucu babanın eline. Üç çift el, üç erk sahibi erkek. Sınıf öğretmeni ile müdür, Meryem’in adının çıkmasını önlemek istemişler. Baba üzgünmüş. Kızı yaşasaymış, evlendirirmiş. Bu ince düşüncelilik ve anlayış içinde öldü Meryem.

Meryem’in ölüm haberini okuduğumda sınıf öğretmenine takıldım. Öğrenciliğim ve öğretmenlerim gözlerimin önünden akıp geçti. Sadece en sevdiğim ve nefret ettiğim öğretmenlerim kalmış hatırımda.

İlkokul birinci sınıf öğrencisiyim. Babamı çağırmış sınıf öğretmenim. Babamın bacağına yapışmışım. Babamın bir eli başımın üzerinde. Başımı kaldırıp öğretmenime ve babama bakıyorum. “Kızınız salak” diyor öğretmen ve babamdan beni alıp başka okula götürmesini istiyor. Başka okuldayım. Salak olduğuma inanmış, peltekliğimden dolayı da suskunum, biraz da ürkek. Bu halime rağmen din öğretmenleri sürekli benimle uğraştılar. Alnımda Alevi yazmamasına rağmen, ilahi kudretlerinden olsa gerek, alnımın altını okuyup ellerinden geleni yaptılar.

Gelgelelim, sevdiğim öğretmenlere. Okul ile işi aynı anda yürütemeyip yorgun düşüp okuldan vazgeçtiğimde elimden tutan öğretmenlerim. Harçlık kabul etmeyeceğimi bildikleri için bana yeni iş sahaları yaratan öğretmenlerim. Jandarma kovaladığında odalarında saklayan öğretmenlerim. Hasta yatağında tezimi düzelten öğretmenlerim. Bu öğretmenlerin ortak özelliği, yargısız dinlemek ve anlamaya çalışmaktı. Onların izinden gittim. Öğretmen olarak ben de öğrencilerimi yargısız dinleyip anlamaya çalışıyorum. 

İnsanın sekiz evresi

13 yıllık öğretmenim ama 12 yaşındayım. Meryem’in öldüğü yaştayım. Beşinci sınıftayız anlayacağınız. Birinci sınıfta yağ sattım, bal sattım, mini mini kuş donmak üzereyken içeriye aldım. Büyüdük ve beşinci sınıf olduk. Aşk mektupları gelmeye başladı teker teker. Aldım ve günlüğümün aralarına sakladım. Bunun üzerine konuşmama şaşırdılar. “Öğretmenim, o, onu seviyor” dediler. “Arkadaşların birbirini sevmeleri doğal” dedim. İtiraz ettiler. “Sevgili olarak seviyorlar. Aşıklar birbirlerine” dediler. “Hım” deyip başladık tartışmaya. İstedikleri buydu.

Bu aşk mektuplarını, aslında birinci sınıfta okuma yazma öğrenir öğrenmez yazmaya başlamışlardı. Daha yedi yaşındaydılar. Şaşırıp kalmıştım. Ders olarak aldığım psiko-sosyal gelişim kuramlarını yanlış mı öğrenmiştim acaba diye kara kara düşünmüş ve tekrardan eğitim psikoloji ders kitaplarını karıştırmıştım. Psiko-sosyal kuramlar içinde hatırı sayılır bir yere sahip olan Erik Erikson, Freud’un psiko-seksüel gelişim olarak tanımladığı ve cinsel gelişmeyi temel alarak hazırladığı gelişimi, psiko-sosyal kuram adı altında yeniden incelemiş, bu gelişimi İnsanın 8 Evresi adı altında 8 evre halinde ele almış. Her evrede benliğin karşılaştığı bir olumlu benlik, bir de bunun karşıtını belirtmiş. Temel güven ve bunun karşıtı olan temel güvensizlik gibi.

Erikson, her bir dönemde içsel kriz yaşandığını, krizi başarılı bir şekilde atlatan kişinin güç kazanıp bir sonraki basamağa rahatça geçebileceğini belirtiyor.

Erikson’un dördüncü dönemi olan latent dönem, 5-11 yaş grubunu kapsıyor ve okul döneminin ilk yıllarına denk geliyor. Bu dönemde çocuk, cinsel açıdan bir durgunluk dönemine girerken, yaşıtları ile ilişkileri artarak, yeni şeyler öğrenme ve bir şeyler üretmenin hazzını yaşamaya başlar. Okula başlamadan önce kız veya erkek demeden karışık bir biçimde grup kuran ve oynayan çocuklar, bu dönemde kendi cinsinden çocuklarla oyun oynamayı tercih ederler. Freud’un kuramını izleyen psikologlar bu davranışı örtük (latent) cinsiyet dürtüsüyle açıklarlar. Onlara göre cinsel dürtü, okulun ilk yıllarında örtük bir biçimde gelişir ve davranışta kendini gösterir. 

Anne sihirli ama…

Dördüncü ve beşinci sınıfa kadar çocuklar homojen gruplarda oynayıp, dördüncü sınıftan itibaren de erkekli-kızlı oyunlar kurmaya başlıyorlardı. Birinci sınıfta okuma yazma öğrenir öğrenmez birbirlerine “o, onu seviyor”, “seni seviyorum” içerikli mektuplar yazmaları ilginç gelmişti. Uzun uzun konuştuğumuzda, bunun bir özenti olduğunu fark ettim. Dört, beş sene önce yayında olan Sihirli Annem adlı dizide kendi yaşıtları olan dizi kahramanları Tuğçe ve Cem’e özeniyorlardı. Merak edip bu diziyi seyrettim. Tek bölüm bana yetti. Seyrettiğim bölümde, Tuğçe ve Cem evdeydiler. Perdeler kapatılmış. Mum ışığı. Hafif bir müzik. Şarap kadehlerinde meyve suyu içiliyor. Dans ediliyor ve evlendiklerinde neler yapacakları konuşuluyordu. O dönemde dizinin çocukların psiko-sosyal gelişimine uygun olmadığına dair verilen şikâyet dilekçelerine dayanılarak dizinin yayınına son verildi. Bizim çocuklar da tekrardan Erikson’un kuramına uygun davranmaya başladılar.

Bu sene öğrencilerimin karışık gruplarda oynamalarını ve karşı cinsi keşfetmelerini bekliyordum. Olması gereken de buydu. “Seni seviyorum” notlarını da bu çerçevede algılamaya çalışmıştım. Lakin bu sevgililik meselesinde kız öğrencilerim daha baskındı. Hepsinin davranışları da aynıydı. Kendi cinsleriyle özel gruplar kuruyorlar, gruplarına erkek almıyorlar. Karşı cinsle iletişimlerini sevgililik üzerinden kuruyorlardı. İlişkiyi kız öğrenciler başlatıyor ve onlar bitiriyordu. Giyinişleri ve davranışları tek tipleşmeye başlamıştı. Yine beni bir merak sardı. Uzun uzun konuşunca, yine karşıma televizyon, bir dizi ve bir grup çıktı: Hepsi Bir.

Öncelikle öğrencilerimle, toplumsal cinsiyet çerçevesi içinde “aşk” ve “sevgililik” kavramlarını tartıştık. Zaten son iki üç senedir toplumsal cinsiyet tartışmaları yaptığımız için tartışmanın özünü çabucak kavradılar. Sonra velilerimi çağırdım. Onlara çocuklarının karşı cinsi sevmelerinin doğal olduğunu, ancak buna sevgililik deyip içerik olarak da buna uygun davranmaya başladıkları zaman, cinsel kimliğini tam olarak gerçekleştirememiş, erken yaşta karşı cinse sevgili gözüyle bakan, karşı cinsi arkadaş, dost olarak algılamayan, sevgililik ilişkisinin dışındaki sevgileri tadamayan, kısacası benlik bütünlüğünü geliştirmemiş bireyler olabilme ihtimalini anlattım, tartıştık. Bir iki hafta sonra sınıf içindeki kız-erkek ilişkileri normale döndü.

Yargısız dinleyip anlamaya çalışıldığında çözülebilecek bir sorun, “namus” çerçevesinde düşünüldüğünde 12 yaşında bir kız öldü. Tüm demokrat ve devrimci öğretmenler adına özür dilerim Meryem. Yeterince mücadele edememişiz ki, seni kaybettik.

 

MERYEM’DEN KORKMAK

Seda AYAZ A.

24.1.2010 / Radikal

Babasına zaten zimmetlidir, keleş nasıl zimmetliyse, Meryem de öyledir. Bunca insan bir Meryem’in notuyla yenişemez. Meryem yenilmez, Meryem ancak yok edilir. Read the rest of this entry »

Tomyris

Posted by | Posted in Toplumsal cinsiyet | Posted on 08-08-2009

“Ataerkil Politik Arena”da kararlı kraliçelerden biri; Tomyris

 

 

“Tomyris, tarımsal kültürü tanımayan bir doğu ülkesinin özgüveni yüksek, cesur kraliçesidir. Yönetimi altındaki topluluk, göçebe bir yaşam tarzı süren hayvancı, avcı ve balıkçı Massagetlerden oluşmaktadır.

 

Massagetler, İÖ 500’lerde Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki bölgede yaşayan ve Skythlerle akrabalığı olan bir topluluktur. Ana Tanrıça Tabiti-Hestia’nın panteondaki üstün konumuna rağmen topluluk ataerkil özellikler taşımaktadır. Erkek evin reisi, kral topluluğun başkanıdır. Kralın çevresinde organize olmuş boyların liderleri de erkeklerden oluşmaktadır. Ordunun neferleri, sürülerin çobanları, avın takipçileri ve metalurjinin ustaları onlardır. At binmekte, kılıç kuşanmakta, arzu ettikleri kadınların yataklarında uzanmaktadırlar. Erkeğin isteklerini olabildiğince özgürce karşıladığı Massagetlerde kadın, tıpkı yerleşik tarımcılarda olduğu gibi, etkinlikleri büyük ölçüde ev işleriyle sınırlanan edilgin bir varlıktır. Çocuk doğurur, bakar, büyütür; süt sağar, peynir, yoğurt ve yemek yapar; yün eğirir, kadim dokumacıdır. Eğer bir boy başkanının karısıysa ve koca ondan önce ölümü tatmışsa, bir de kaderinde kocasıyla birlikte diri diri gömülmek vardır.

 

Böyle bir toplulukta Tomyris bir oğul anası, kral karısıdır. Ancak yönetim sorumluluğunu devralıp kraliçe olduktan sonra sergilediği yetenek ve başarıları, öncesinde de içinde yaşadığı toplumun kadına biçtiği rolü benimsemediğini ve siyasal ve sosyal alanda düzeyi yüksek bir etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir.

Massaget toplumunda siyasal işleyişe baktığımızda kralın, sosyal, ekonomik ve siyasal alanda kararlar almak için belirli aralıklarla mevcut boyların beyleriyle bir araya geldiğini görmekteyiz. Kuşkusuz, alınan kararların gerisinde bir tartışma süreci yaşanmaktadır ve bu toplantılara katılmaya cüret eden Tomyris, anılan süreçte aklı, bilgeliği ve güçlü kişiliğiyle öne çıkmış, kendisini kabul ettirmiştir. Kocasının ölümünden sonra, onunla mezara gitmek yerine tahtı devralması cesaretinin, gücünün ve etkinliklerinin bir sonucu olsa gerektir. Aynı güç ve etkinlik, yetişkin yaşa gelmiş oğlunun tahtın gerisinde kalmasının da bir nedenidir. Oğlu Spargapises, Massaget ordusunda yalnızca bir birliğin başıdır ve belki de babasınınkine benzer zayıf karakteri onu krallık mevkiinden annesi yaşadıkça uzak tutacaktır.

Tomyris’in bilge, cesur ve özgüvenli kimliği, kuşkusuz, pek çok durumda kendini göstermekteydi; ama biz onun kişilik özelliklerini ve yönetsel yeteneklerini Pers kralı Cyrus’la yaşadığı çelişkiler sırasında açık seçik görebilmekteyiz.

Kocasının ölümünün ardından yetkiyi devralarak kraliçe olduğunda Cyrus’tan gelen evlilik teklifini reddetmişti. Çünkü bu edimin altında yatan gerçek niyeti görmekteydi. Pers kralının asıl isteği Tomyris’in kalbini değil topraklarını ele geçirmekti. Güçlü bir ülke kralının isteğini geri çevirmek, özgüveni yüksek bir cesareti gerektirmekteydi ve Tomyris, kuşkusuz, tavrının bedeli hakkında az çok fikir sahibiydi.

Read the rest of this entry »

Toplumsal cinsiyet üzerine…

Posted by | Posted in Toplumsal cinsiyet | Posted on 14-06-2009

2 yıl önce ( :) ) Sosyolog Hande Eslen Ziya’nın Kanaltürk’te TOPLUMSAL CİNSİYET üzerine yaptığı konuşma…

http://www.youtube.com/watch?v=zjmluKA8NZI

Kadın ve Yabancılaşma

Posted by | Posted in Toplumsal cinsiyet | Posted on 13-05-2009

Sevgili arkadaşım Mehmet Osman’a teşekkürlerle…

 

KADIN ve YABANCILAŞMA

Mehmet Osman Çetiner

Kimliğimiz-varlık alanımız- bencil ve ayrıksı mıdır, öteki ben ve öteki kimliklerden. Kimliği beni ötekiden ayıran her şey olarak tanımlama eğilimindeyizdir çoğu zaman. Bu bağlamıyla kimlik kavramı ötekilerden ayrıksı olmakla anlam kazanır. Maalouf’un deyimiyle “ileri sürülen kimlik genellikle hasmınınki üzerine-ters yönde- inşa edilir”. İşte bu noktada kimlik kavramı önüne ölümcül nitelemesini alır, ölümcül kimlik biçimine dönüşür ve bütünselliğini yitirir. Sözcüğün bu kullanımıyla birlikte; ulusal kimliğimiz, işçi ya da işveren kimliğimiz, erkek ya da kadın kimliğimiz yabancılaştırır bizi karşıt gördüklerimizden. Onlara yabancılaştıkça yabancılaşırız kendimize de. Çünkü kimlik içeriğin değil toplamın farklılaşmasıdır. Ötekiyle kucaklaşmadan ve bütünleşmeden; insanlık evreninde, özüne ve ölümsüzlüğe ulaşabilmesi olanaklı mıdır insanın?

İşçinin ürettikçe sefil olup emeğine ve özüne, ulusların faşizmi körükledikçe evrensel ve insancıl olana yabancılaşması gibi; erkek erilleştikçe kadın da dişilleştikçe doğasına yabancılaşır ve bu ayrıksılığı pekiştirir. Akıl ve mantık erilleşmenin koşutudur, erkekle bütünleştirilir ve duyguya, duygusallığa yabancılaştırılır erkek. Aynı şekilde dişilleştikçe akla ve mantığa yabancılaştırılarak kendisinden ayrı düşürülür kadın. Açıkça ve zalimce ezilen kadınlardır bu koşullar altında. Güç elde edebilmenin önemli bir koşulu olan akıl ve mantıktan soyutlanan, yoksun bırakılan kadın toplumsal pazarlık gücünü de yitirmektedir böylece. Aklın ve mantığın tanrısallığı kadının konumunu ikincil kılar; onun varlık alanı kamusal alana giremez, özel ve mahremdir ev denilen o hücresel var-oluş ortamı. “Cennet anaların ayakları altındadır” denilerek kutsanır analık, bir avuntu olur kadın için ebedi eylemsizlik ve yalıtılmışlık durumunda bu kutsanmışlık…

Kadının adı da kendisi de yer almaz Uygarlık Tarihi’nde. Uygarlık Tarihi erkeklerin tarihiyle özdeş ilerler tarih kitaplarında. His-story →(History) “erkeklerin öyküsü” sözcüğü bu dışlanmışlığı açıkça ortaya sermiyor mu? ¹ Uluslar, topluluklar; nasıl tarih bilincinden yoksun uzun süre yaşayamıyorlarsa, bir insanın-kadının- bu bilinç yokluğunda varlığını duyumsatabilmesi ve özgürleşebilmesi olanak dışı görünmüyor mu? Tanrıbilimsel(teolojik) ve ataerkil temelli bir tarih anlayışı erkeği anıtsallaştırır, kadına modeller sunamaz ve böyle bir toplum yapısı çürümeye tutsaktır kuşkusuz. Atatürk Devrimi’nin İslamiyet Öncesi Türk Tarihi’ne vurgu yapmasının bir boyutu da kadına özgüven verebilme anlamını taşımıyor muydu? Çünkü bu tarih anlayışı laikti ve eski Türk toplumlarında Ana-Kadın toplumsal yaşamın önemli bir öğesiydi. Kibele’yi baş tacı yapmamız da kadınlarımızı baş tacı yapmak değil miydi? İnsanlar önce yetkeyi sonra erkeği ve bugün sermayeyi tapılası yaparak uygarlık tarihinin yörüngesini; iç içe geçmiş kitlelerin-kadınların-emek insanlarının kötülüğüne değiştirdiler.
Kadınlarımız da içselleştirmişler bu tarihsel yazgıyı. Bu da onlar için-onlarla birlikte bir dönüşümü gerçekleştirmeyi oldukça zor kılıyor. Kırsal-feodal çevrelerde kadının konumu hala ikincil ve kendilerini tanımlayışları bu konumu ne denli içselleştirdiklerini açıkça ortaya koyuyor:

“Bizim ailelerimizde erkekler güneşe benzer, onların kendi ışıkları var(kaynaklara sahipler, hareket halindedirler, karar alma özgürlükleri var vb.). Kadınlar kendi ışığı olmayan uydulara benzer. Eğer güneşin ışığı onlara değerse ve sadece o zaman parlarlar. İşte bu nedenle kadınlar güneş ışığından daha büyük pay alabilmek için sürekli birbirleriyle rekabet ederler, çünkü bu ışık olmaksızın hayat da yoktur.” ²

Bir erkek çocuk “aslanım, şahinim, kartalım” diye sevilir. Çünkü soylulaştırdıklarımız da tektir, bencildir bizim.³ Asal olan, asıl olan, asil olan bizimle ilişkiye girmeye gereksinmesi olmayan, bunu aşağı gören ve bu ilişkiden kendini ırak tutandır. Erkekler bunun için özdeş kılınır aslanla, şahinle ve kartalla. Çünkü bağımsızlığı ve özerkliği; gücü ve soyluluğu karşılar er olan, erkek olan. Oysa hakaret edeceksek birisine “inek, öküz, köpek” deriz. Köpek sadık olduğu, inek süt verip bizi beslediği, öküz tarlamızı sürdüğü için soylu değildir. Ya kadınlar? Evcilleştirmişiz kadınları da. Ve bu yüzden soylu olan hala erkek…

Bu yazının sonuna üç nokta konulması kaçınılmazdı. Çünkü hep eksik kalacaktı biçemi ya da içeriğiyle erkek gözüyle kadına bakabilmek ve bunu ifade edebilmek. Belki de bütün söylenebilecekleri tek bir yazıya sığdırmak ve indirgemek kadınlara saygısızlık olacaktı. Bilincimizi duyarlığımıza yeni boyutlar katarak tazeleme azmimiz var çünkü yine. Bu azmi hiç yitirmemiş ve söze döktüklerimizin ötesine geçmiş olmak umuduyla…

Alıntılar
¹, ² BHASİN, Kamla; Toplumsal Cinsiyet: Bize Yüklenen Roller, çev. K.Ay; Kadav Yay. 1. Basım; İstanbul, 2003
³ DÖKMEN, Üstün; “Bir Konferansından”

Güldünya’ya Sesleniş

Posted by | Posted in Gündelik yazılar, Toplumsal cinsiyet | Posted on 07-02-2009

“Sevgili Güldünya,
Sen daha önce hiç mektup aldın mı? O kısa hayatına kaç mektup sığdırdın? Senin hayatın mektuplara sığar mı, Güldünya?

Dünyada şiddete maruz kalan tüm kadınlar, aslında aynı ülkede yaşar. Bu ülkenin sokaklarında, yara izlerini örtmek için makyaj yapmış kadınlar dolaşır. Sokakta karşılaşan her kadın, kendinden bilir o boyanın altında ne olduğunu. Bu maskeye sadece bu ülkenin çorak topraklarında yetişen erkekler kanar. Bu erkekler yaralar açar, yaraları kapatmak için yapılan makyaja tapar. Erkeklerin arasında, bir kadının yaraları tekrar tekrar böyle kanar.

Bu ülkede sokağa çıkabilen kadınlar, her akşamüstü karanlık çökmeden eski bir oyunu oynar, Güldünya. Hava kararmadan eve dönme oyununu herkes çocukluğunda öğrenir, ama sadece kız çocukları hayat boyu oynamaya devam eder. Oyunun kuralları, hileleri, müzik kesildiğinde sandalyeye oturma oyununu hatırlatır. Müzik kapandığında, hava karardığında açıkta kalınmamalıdır. Müzik kesildiğinde oturmaya hazır olmak için nasıl bir sandalyeye yaklaşılır, etrafında oyalanılırsa, kadınlar da havanın kararacağını anladıklarında apar topar evlerinin olduğu mahalleye döner. Kadınlar aceleci adımları müziğe uymadığı için durdurulamaz. Mahalleden ayrılmayıp oyunbozanlık yapanlar suçlanamaz. Kadınlar bu oyunu karanlıktan korktukları için oynamaz, Güldünya.

Işık kapatıldı; sokaklar karanlık şimdi. Eve dönemeyen kadının yarın daha çok makyaj yapması gerekecek. Read the rest of this entry »