Bütün işi “iş aramak” olan adam…

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 08-11-2009

Bu haber, meslek seçmekte zorlananlar, seçtiği mesleği icra edecek imkanı bulamayanlar, iş arama konusunda umutsuzluk yaşayanlar ve macerayı, yollara düşmeyi sevenler için seçilmiştir. :)

Amerika’nın 50 eyaletinde 50 haftada 50 farklı işi denemek için keşfe çıkan Daniel Seddiqui’nin meslekler turu sona erdi. İş aramayı iş edinen Seddiqui, şimdi maceralarını bir kitaba dönüştürüyor.

Bütün işi iş aramak olan adam

Meltem ÜRÜT / 7.11.2009

Radikal Cumartesi

Tüm dünyadaki işsizler ordusuna inat o, 50 haftada 50 farklı iş buldu. 27 yaşındaki Amerikalı Daniel Seddiqui, evden işsiz olarak çıktı ve Amerika’nın 50 eyaletini 50 haftada dolaşarak 50 işe girdi-çıktı. İşsizliği, bir işe dönüştüren Daniel Seddiqui, ‘Living the Map’ (Haritayı Yaşamak) adını verdiği projesini geçen ay tamamladı. Bu süre boyunca yaşadıklarını bir blog’da anlatan Seddiqui ile birlikte, bizler de bu maceraya tanıklık ettik. Şimdi Seddiqui’nin maceralarından oluşan bir seyahat kitabı da yolda.
Haritayı Yaşamak projesi, genç maceracının hayatta ne yapacağına dair henüz bir ipucu bulamadığı günlerde doğdu. Güney California Üniversitesi, Ekonomi bölümünü bitirdiğinden beri kariyer yolunda kararsızlıklar yaşadı. Birçok iş görüşmesinden sonra onu arayan olmadı. En sonunda mesleğiyle ilgisiz bir işe kabul edildi. İlkokul öğrencilerine yarı zamanlı ders veriyordu. Ancak bu işin de kendine göre olmadığını kısa zamanda anladı.

Daha sonra merdiven boyamadan muhasebeciliğe birçok işte para kazanmak için çalıştı. Fakat içinden bir ses, dışarıda bir yerde, onu çağıran bir iş olduğunu söylüyordu. Başka eyaletlerde farklı işler denemeyi düşünürken aklına daha parlak bir fikir geldi: İş aramayı meslek edinmek. Uzak şehirlerde sadece iş aramayacaktı. Hem bu kentlerin kültürlerini, alışkanlıklarını insanlarla paylaşacağı hem de farklı dallardan mesleklerini işleyişini sergileyeceği, ‘50 haftada 50 eyalette 50 iş’ projesine koyuldu. Böylece her şeyden biraz tadacak, her mesleğin iyi-kötü yanlarını bir haftalığına görecek ve hayatta ne aradığının farkına varacaktı. 

Hava durumu bile sundu
İşe Utah eyaletinden başlayan maceraperest Seddiqui, bir Mormon kilisesi olan ‘İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi’nde insani yardım hizmetlerinde çalıştı. Bu işi Mormonların Utah nüfusunun yüzde 58’ini oluşturduğu için seçmişti.
Seddiqui çalışacağı işi aslında gittiği kentin özelliklerine göre belirliyor. Başvurduğu her işe hemen kabul edilmediği de oldu. Mesela ekonomi okumasına rağmen Wall Street’te borsacı olarak çalışmak istediğinde yalnızca bir hafta çalışacağı için işe kabul edilmedi.
Genç maceracının en ilginç deneyimlerinden biri 13. haftasını geçirdiği Las Vegas’taki işiydi. Daniel, burada bir düğün planlayıcısına dönüştü. Hızlı ve tuhaf konseptlerde düğün törenleriyle meşhur Las Vegas’ta bir bakıyorsunuz damat Elvis kılığına bürünüyor, bir bakıyorsunuz gelin salona camdan giriyor. Daniel Seddiqui de bir haftada bu düğünlerde, 19’dan 70 yaşına kadar, Çinlilerden Avustralyalılara birçok çifti evlendirdi. Törenden sonra çiftlerin limuzin şoförü de oldu.
Her iş böyle renkli ve keyifli olmadı elbette. 35. haftada Kuzey Carolina’da modelliği deneyen Seddiqui, yedi buçuk saat poz verdikten sonra “Bu iş göründüğünden çok zor” diyordu.
Ohio’da hava durumu sunuculuğu, Batı Virginia’da kömür madeni işçiliği, Arkansas’ta arkeologluk, Orange Connecticut’ta sigortacılık, Alaska’da fotoğrafçılık, New Hampshire’da Demokrat Parti temsilciliği gibi birçok mesleği bir hafta denedikten sonra gezgin işçi Seddiqui, 50. ve son haftayı California’da şarap fermentasyonunda çalışarak geçirdi. Böylece 2 Eylül 2008’de başladığı turunu geçen ay başında tamamlamış oldu.
İlk haftalarda bir haftalık iş başvurularını kendi yaparken, proje ilerledikçe ün kazanan Seddiqui’ye kendiliğinden iş teklifleri yağmaya başladı. Öyle ki, eyaletler internet sitelerinde ‘Eyaletimizi en iyi temsil eden meslek hangisi?’, ‘Daniel burada ne iş yapsın?’ anketleri bile düzenledi.

En para getiren iş neydi?
Bu yaratıcı projenin sahibi, Amerikan rüyasının sona ermediğini göstermek istediğini söylüyor, “Amerika’da insanlar imkânların farkında değil. Biri Nebraska’da çok başarılı bir çiftçi olabilir, bir diğeri California’da ünlü bir yönetmen. Her eyaletin sağladığı iş imkânlarını ve yaşam tarzını keşfe çıkıyorum” diyor.
Çoğu insanın risk alacak kadar cesur olmadığını söyleyen Seddiqui videolarla, fotoğraflarla, internet günlükleriyle ve yayımlanacak kitabıyla bu riski alamayanları macerasına dahil etmeyi amaçlıyor. Üstelik başta yaşadıklarına Amerikalılar tanık olsun diye yola çıkmış ancak şimdi onu tüm dünya takip ediyor.
Fakat bu macerayla Seddiqui’nin hayatta aradığını bulup bulamadığı meçhul. Edineceği meslek konusunda daha iyi bir seçim yapacağına kafası daha bir karışmışa benziyor. En çok Orlando’daki Universal Stüdyoları’nda Mısır kralı gibi giyinerek saatlerce ayakta dikildiği oyunculuk işinden nefret etmiş. Wisconsin’deki peynir üreticiliğini de bir daha denemeyecek gibi; “En acımasız iş peynir üreticiliğiydi. Ortalık kokmuş çorap gibi kokarken sen kaymağı peynir suyundan ayırmaya çalışıyorsun. Tahammül etmesi zor iş” diyor.
Birmingham’da öğrencilere futbol antrenörlüğü yapmayı çok sevmiş. Burada şehre ve yemeklerine de hayran kalmış. Ohio’da hava durumu spikeri olmanın da çok eğlenceli olduğunu söylüyor. En çok parayı haftada 2 bin dolar aldığı Minnesota’daki tıbbi malzeme üretimi işinden kazanmış. En az para getiren işse Pennsylvania’da ahşap mobilya ustalığı olmuş. Burada sadece haftada 100 dolar kazanabilmiş.
Seddiqui, elbette bu 50 hafta boyunca sadece çalışmadı. Bulunduğu eyaletlerde bol bol gezdi. Kültürleri tanımanın yanı sıra kadınları da hayatından hiç eksik etmediğini söylüyor; 50 haftada, her eyalette geride en az bir kadın bıraktığı anlattıkları arasında. Çalışarak kazandığı paradan 60 bin dolardan fazlasını da biriktirmiş üstelik, çünkü 50 hafta boyunca gittiği yerlerde tanıdıklarının evlerinde kalmış.
Hem bu işi paraya çevirmenin başka yollarını da bulmuşa benziyor. Yakında çıkacak ‘Haritayı Yaşamak’ kitabından elde edeceği gelirin yanı sıra ‘50 Hafta, 50 Avrupa Şehri, 50 Meslek’ gibi reality şov programları için teklifler alıyor. Macerayı meslek edinen Seddiqui, okulların da yeni gözde konuşmacısı. Bu aralar sık sık öğrencilere meslekler konusunda bilgiler vermesi için konuşmacı olarak çağırılıyor. Okullar meslek kâşifini önce getirmek için adeta birbirleriyle yarışıyor.

Gitar

Yazar | Kategori Kitap | Tarih 01-11-2009

“… Git, dostum, git!

… Mutlu olmaya hakkın olup olmadığını bilmek için yıldızlara danışmaya gereksinimin mi var? Devrimin uzmanları vardır, tıpkı Şiirin ve Resmin olduğu gibi. Onlar ne zaman ve nasıl dolu dolu yaşamaya hakkın olduğunu bilmez değildirler. Geleceğin bilicileri tarih adına sana geçişi yasaklıyorlar.

Ama tarih, dostum, o aynı zamanda sensin. Ve resim ve şiir de sensin. Neden sözünü terk ediyorsun? Üzüntünün nedeninin ondan kaynaklandığını, sözünü onlardan geri alırsan yeniden neşeli ve özgür olacağını anlamıyor musun?

Dostum, uzun süre önce, belki de sen yeni doğduğun sırada yazdığım bu öyküye aklı başında bir önsöz yazıyordum. Dost, Kardeş gibi sözcükler kullandım ve zavallı bilgeliğim uçup gitti…

Sanat hayattır: Bazen olumsuzlama, bazen de mutlu bir olumlama. Sözümüze egemen olduğumuz zaman içimizden her biridir sanat.

Benimki gibi senin Sözün de dilden geçer. ama orada donup kalmaz. Bütün herkes konuşuyor: Kim söylüyor, dostum?

Ben neden nefretle dolu bu cüceyim dostum? Ve sen neden O’sun? Söz çınlasın diye hepimiz alınlarımızı dil duvarına vuruyoruz?

… Mutluluk ve özgürlük mü istiyorsun? Evet, diyorsan mutsuzluğa ve tutsaklığa hazır ol. Yeniden doğuşu mu istiyorsun? O halde ölüme razı ol. Ya sevinci? Üzüntünü tüketmekle başla işe.

… Neden bir kış günü, her sözü bir sırıtma olan bu canavar olmak istediğimin ayrımına varabiliyor musun?

Kalabalıkla birlikte yürümek isteyen, şiirden vazgeçsin, sözünü boğsun, bilgeliğin yoluna girsin. Ama eğer sanat yoluna girmek istiyorsa, işte kollarının arasında gitarıyla ölüme yürüyen kambur cüce: Onun simgesidir bu.

Sanat kutsaldır ve sanatçı aydınlığı en yüksek bedel karşılığı kazanır…”     (Sonsöz den…)

images

 

Gitar, Fransa’nın saygın yazarlarından Michel del Castillo‘nun bir kısa romanı. Mektup biçiminde tasarlanmış bu romanın başkişisi, korkunç görünümlü ve herkesçe ‘canavar’ olarak tanımlanan bir cüce. Varlıklı bir ailenin oğlu olan ve büyük bir malikanede yaşayan cüce, çevresindekilere ve topraklarında yaşayan köylülere yaklaşmaya, onlarla ilişki kurmaya çalışır, ama, onu ‘canavar’ olarak gören insanlar onu aralarında istemezler; yaptığı iyiliklere bile kötülükle karşılık verirler. Cüce de bir tür savunma iç güdüsüyle onların kendisine biçtiği rolü üstlenir ve elinden gelen her kötülüğü denemeye başlar. Gitar çalan bir çingeneyle karşılaşması, tüm yaşamının yönünü değiştirir. Gitar çalmayı öğrenerek bu yolla içindeki masumiyeti dışarı vurmak, duygularını dile getirmek, insanlara yaklaşabilmek ister. Köyde yapılan bir şenlikte başarılı bir gitarcı olarak insanları büyülemeyi de başarır. Ancak olaylar hiç de onun düşündüğü gibi gelişmez. Michel del Castillo bu kısa romanında, masumiyet teması üzerine sert ve büyüleyici bir öyküyü işlemiş. Lanetlenmiş bir ruhun yalnızlığını irdeleyen yazarın bu küçük ama etkileyici romanının kahramanı olan, tek tutkusu ve yaşama nedeni saydığı gitarıyla kendini insanlara kabul ettirmek isteyen acınası cücenin yüzünü unutmak olanaksız.”    (Arka Kapak)

Her birimiz bu cüce gibi birer ‘canavar’ sayılabiliriz. Ya da ‘canavar’ saydıklarımız olabilir. ‘Canavar’ etiketinin altında senin ya da çevrendeki canavarların bir ‘kalp’ taşımaması gerekir kahramanımıza göre. Çünkü diğerlerinden farklıysan, diğerlerinin dünyasında acı verecek bir durumdur bu. İnsanın insanı yiyip bitirdiği o dünyada bir kalple ne yapacağını bilemezsin.

Öte yandan, ‘ömür’ dediğimiz, bir kendini anlatma çabasından ibaretmiş, sırf başkaları bizi anlasın diye… Kendini ifade araçların acımasızca ellerinden alınsın, gör bak, neler oluyor o zaman!..

Read the rest of this entry »

İki Boy Ufak Pabuç

Yazar | Kategori Kitap | Tarih 27-09-2009

“…ve Külkedisi kaçarken, pabucu ayağından fırladı. Ertesi gün Prens, ayağı bu pabuca sığacak genç kızı aramaya koyuldu. Ülkenin tüm kızları, Prens tarafından beğenilmek için, ayakları daha ufak hale getirme çabasına giriştiler.

 İşte o gün bu gündür kadınlar, ayaklarını, erkekler tarafından belirlenmiş kalıplara sıkıştırmaya çalışır, böyle yaparak erkeğin ‘Prensesi’ olacaklarını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamalarının, kendilerini depresif hissetmelerinin sebeplerini sürekli kendi eksiklerinde arayarak… ve ‘Pabuç’un ne denli geçerli olduğunu hiç sorgulamadan…

 Erkekler ise ellerindeki ‘ayakkabıya’ (veya düşlerindeki kalıba) ‘ayağını’ (kendini) sıkıştıracak kadını arar; ‘ayağı sıkışmış’ bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup mutlu edebileceğini bile sorgulamadan…

 Ve birlikte yalınayak yaşayabilmenin özgür keyfinden habersizce…”  (arka kapak)

 

Yalınayak yürüyebilmek, taşları, çimleri, toprağı hissetmenin güzelliğinden öte, engebeli yollar göz önüne getirildiğinde hiç de kolay değil elbet. Pabuçlar, toplumla uyum halinde hareket etmemizi sağlayan ve bizi acıdan koruyan araçlar çünkü. Ama aynı zamanda topluma uyum sağlayabilmenin kriterleri olduğunu ve bu kriterlerin de acı yaratacağını hiç sorgulamadan, ayağımızın ve pabucun büyüklüğü arasında bocaladığımız; aradaki farktan kendimizi sorumlu tuttuğumuz; başka seçeneklerimizin de olduğundan habersiz görünsek de aslında kendi seçtiğimiz bir yaşam tarzı…

“Toplum tarafından, hem kadın hem de erkek olarak sürekli kısıtlanmaktayız. Ataerkil bir toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek üzere kurgulanmış kadın ve erkek rolleri, günümüzde insanca var olabilmemizi sınırlamakta, insan ölçülerimiz içinde temel duygu ve ihtiyaçlarımızı fark edebilmemizi ve karşılayabilmemizi engellemektedir.”

Toplumsallaşma süreci içinde bir “kadın” ya da “erkek” olabilmeyi öğrenirken kültürel bir vicdan da geliştirmekteyiz. Bir kadın ya da erkeğin nasıl olması gerektiği yönündeki beklentiler, çok küçük yaşlardan itibaren yaşam biçimimize yansıtılmakta ve beklentiler doğrultusundaki davranışlarımız pekiştirilmekte. Vicdanımız, bu rolleri sergilediğimiz ölçüde rahat, memnun; ama aynı zamanda aynı rollerin kalıpları içinde sıkışmış, gergin, engellenmiş.

Bir kısır döngü; cinsiyetimize özgü rolleri üstlenerek ruh sağlığı açısından “iyi” bireyler olabilmek…

Bu döngü en çok da kadın-erkek ilişkilerinde kendini ortaya çıkarmakta ve ilişkiler de hem kadının hem de erkeğin bocalamalarından nasibini almakta.

Read the rest of this entry »

Korkuyu Beklerken

Yazar | Kategori Kültür - Sanat (haberler) | Tarih 30-08-2009

Ankaralılar!

“Tatil döneminde nerede tiyatroya gidebilirim ki?” diye hiiiç düşünmeden; 6 Eylül Pazar akşamı (20.00) Öteki Tiyatro’da bize katılın, derim. :)

Korkuyu Beklerken / Oğuz ATAY 

“Bizim ilk günahımız belki de budur. Kapalı sistem yaratıklarının dış dünyaya karşı beslediği korkudur. Yaşama korkusudur. Fütuhat da, herkese ve her şeye boyun eğdirerek bu korkudan kurtulma çabasıdır. Dünyayı bir savaş alanına çevirdikten sonra, her yandan düşman saldırısı bekleyenlerin korkusudur. Bir şehire kapanıp, bütün ülkenin saldırısını bekleyen sarayın korkusudur bu. Sarayı kaleye çevirenlerin korkusudur. Kardeşleri tarafından öldürülmeyi bekleyen sarayın korkusudur. Her davranışın devlete yöneldiğini sanan paranoyak yöneticilerin korkusudur. Kültür korkusudur. Matbaadan, şiirden, resimden, felsefeden, hatta dinden korkmaktır bu. Halk Partisi’nin Köy Enstitülerinden korkmasıdır; Demokrat Partinin modern resimden korkmasıdır. Bazı solcuların modern edebiyattan, modern sanattan korkmasıdır. Halkın içinde sivrilen esnafın, eşrafın, mollanın halktan korkmasıdır. Korkunun sonu yabancılaşmadır. Yeni yazarların kelimeler icad ederek azınlık olma telaşıdır, toplumsal sorunlara eğilerek kendini tanıma korkusudur. Kavram kargaşası yaratarak temel kavramlardan uzaklaşma çabasıdır.

Temel kavramların onu bir hiçe indireceği korkusudur. Korku ortadan kalkarsa postunu kaybedeceğinden korkan tekke şeyhinin korkusudur. Bunun için müeyyideler gevşektir. Herkes korkmalıdır ama ceza da uygulanmamalıdır. Müeyyideler hayatı zehir edecek kadar korkutmalıdır ama isyan ettirecek kadar kesin olmamalıdır. Neyin ne olduğu, hangi suçun cezası ne kadar olduğu bilinmemelidir. Fakat herkes her an, suç işlediği halde kendisine taviz verildiğini hissettiği için başı önünde dolaşır insanımız. Bizim ilk günahımız budur cezalandırılmayan küçük günahların toplamı. Hoşgörümüz de budur. Ayrıca devlet de aynı suçluluk duygusu içinde müeyyideleri uygulamaz. Bu bakımdan bağışlayıcıdır. Karşılıklı bir oyundur bu. Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Gerçeği aramaktır. Bilim bunun için tehlikelidir, felsefe bunun için tehlikelidir, deneme bunun için tehlikelidir, roman ve hikaye bunun için tehlikelidir. Belirli kalıplar içinde kalan şiir bunun için tehlikesizdir. Taklitçi olmayan Batıcılık bunun için tehlikelidir. Gerçeği arayan Doğu bunun için tehlikelidir.

OĞUZ ATAY – Günlük – 25 mart 1974

Sorun ‘bulma’, ‘yazma’ ve özellikle de ‘yaratma’ sorunu değildi, sorun ‘olanı fark etme’, ‘olanda derinleşme’ sorunuydu… yeni bir şey değildi aradığım… yeni bir şey de yoktu sanırım… bu noktada ‘oyunlaştırma’ ve ‘yeniden anlatma’ nın benim algıma, beklentilerime daha uygun olduğunu düşünmeye başladım… daha ne kaldı diyerek kendi içime döndüğümü hatırlıyorum… bilebildiğim kadarıyla işte her şey bitmişti…  karahüseyinoğlu, murat Read the rest of this entry »

Va, Vie Et Deviens

Yazar | Kategori Sinema | Tarih 15-08-2009

Bir Şans Daha

“Senden bağışlamanı istemeyeceğim. Sinirini anlayabiliyorum Sarah.

Schlomo’nun annesiyle yaşadığı dramı hayal etmeye çalış. Öyle bir anne ki, sevgisinden dolayı çocuğunu kendisinden uzaklaştırıyor. Onu tekrar göremeyecek. Kaybetmeye hazır. Hayatını kurtarmak için gönderiyor.

Ve bir adam… Karısını o kadar çok seviyor ki, yani seni, onu kaybetme korkusundan sırrını itiraf etmiyor; korkuyor.

BU, AŞK DEĞİLSE NEDİR? …”

Bir Şans Daha

Yukarıdaki alıntı, filmde içime en çok oturan bölümlerden…

 

Bir AİDİYETSİZLİK öyküsü “Va, vie et deviens”!

Aidiyetsizlik sandığımız durumlardaki “aidiyet” duygusunu açığa da vuran bir öykü aynı zamanda!

Din, ırk, renk tanımadan başka hayatları anlayabilme… Anlamaktan öte, başka hayatlara karışmak ya da başka hayatların kendi hayatına karışması… 

Bazen “bambaşka biri” olmak için bir yolculuk; bazen özünü arayış… Yersizlik hissi ve kabullenilmese ve sığmasa da dünyaya; aynı dünya içinde bir “yer” arayışı… Hem kısırdöngü hem yeni durumlara uyum sağlama…

Hem yalnızlık; hem anne, baba, sevgili, kardeş, arkadaş oluş…

İç sızlatan savaşların, barışların; farklı ülkelerin farklı politikalarının farklı insanlarının hem farklılığının hem de aynılığının öyküsü “Va, vie et deviens”!

Kendi aidiyetini ya da aidiyetsizliğini görmekten öte; “Geniş” olmak, nasıl bir şeydir? sorusunu yanıtlayabilmek, “LIVE and BECOME” sloganını anlayabilmek için bile izlemeye değer bir öykü olduğunu düşünüyorum, Va, vie et deviens’in… Read the rest of this entry »

Tomyris

Yazar | Kategori Toplumsal cinsiyet | Tarih 08-08-2009

“Ataerkil Politik Arena”da kararlı kraliçelerden biri; Tomyris

 

 

“Tomyris, tarımsal kültürü tanımayan bir doğu ülkesinin özgüveni yüksek, cesur kraliçesidir. Yönetimi altındaki topluluk, göçebe bir yaşam tarzı süren hayvancı, avcı ve balıkçı Massagetlerden oluşmaktadır.

 

Massagetler, İÖ 500’lerde Hazar Denizi ile Aral Gölü arasındaki bölgede yaşayan ve Skythlerle akrabalığı olan bir topluluktur. Ana Tanrıça Tabiti-Hestia’nın panteondaki üstün konumuna rağmen topluluk ataerkil özellikler taşımaktadır. Erkek evin reisi, kral topluluğun başkanıdır. Kralın çevresinde organize olmuş boyların liderleri de erkeklerden oluşmaktadır. Ordunun neferleri, sürülerin çobanları, avın takipçileri ve metalurjinin ustaları onlardır. At binmekte, kılıç kuşanmakta, arzu ettikleri kadınların yataklarında uzanmaktadırlar. Erkeğin isteklerini olabildiğince özgürce karşıladığı Massagetlerde kadın, tıpkı yerleşik tarımcılarda olduğu gibi, etkinlikleri büyük ölçüde ev işleriyle sınırlanan edilgin bir varlıktır. Çocuk doğurur, bakar, büyütür; süt sağar, peynir, yoğurt ve yemek yapar; yün eğirir, kadim dokumacıdır. Eğer bir boy başkanının karısıysa ve koca ondan önce ölümü tatmışsa, bir de kaderinde kocasıyla birlikte diri diri gömülmek vardır.

 

Böyle bir toplulukta Tomyris bir oğul anası, kral karısıdır. Ancak yönetim sorumluluğunu devralıp kraliçe olduktan sonra sergilediği yetenek ve başarıları, öncesinde de içinde yaşadığı toplumun kadına biçtiği rolü benimsemediğini ve siyasal ve sosyal alanda düzeyi yüksek bir etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir.

Massaget toplumunda siyasal işleyişe baktığımızda kralın, sosyal, ekonomik ve siyasal alanda kararlar almak için belirli aralıklarla mevcut boyların beyleriyle bir araya geldiğini görmekteyiz. Kuşkusuz, alınan kararların gerisinde bir tartışma süreci yaşanmaktadır ve bu toplantılara katılmaya cüret eden Tomyris, anılan süreçte aklı, bilgeliği ve güçlü kişiliğiyle öne çıkmış, kendisini kabul ettirmiştir. Kocasının ölümünden sonra, onunla mezara gitmek yerine tahtı devralması cesaretinin, gücünün ve etkinliklerinin bir sonucu olsa gerektir. Aynı güç ve etkinlik, yetişkin yaşa gelmiş oğlunun tahtın gerisinde kalmasının da bir nedenidir. Oğlu Spargapises, Massaget ordusunda yalnızca bir birliğin başıdır ve belki de babasınınkine benzer zayıf karakteri onu krallık mevkiinden annesi yaşadıkça uzak tutacaktır.

Tomyris’in bilge, cesur ve özgüvenli kimliği, kuşkusuz, pek çok durumda kendini göstermekteydi; ama biz onun kişilik özelliklerini ve yönetsel yeteneklerini Pers kralı Cyrus’la yaşadığı çelişkiler sırasında açık seçik görebilmekteyiz.

Kocasının ölümünün ardından yetkiyi devralarak kraliçe olduğunda Cyrus’tan gelen evlilik teklifini reddetmişti. Çünkü bu edimin altında yatan gerçek niyeti görmekteydi. Pers kralının asıl isteği Tomyris’in kalbini değil topraklarını ele geçirmekti. Güçlü bir ülke kralının isteğini geri çevirmek, özgüveni yüksek bir cesareti gerektirmekteydi ve Tomyris, kuşkusuz, tavrının bedeli hakkında az çok fikir sahibiydi.

Read the rest of this entry »

Tanrının Elleri

Yazar | Kategori Müzik | Tarih 08-08-2009

http://www.youtube.com/watch?v=n2AQ5F6F3n8

 

Rüzgar eserken

Yapraklar dökülür

O berrak yüzünden bir damla süzülür

Bu ayrılık

Kalbindeki en büyük yaradır artık.

Ve güneş batarken, çocuklar uyurken

Baş ucunda bekleyen yorgun bir melektir

Ve her gece “sabret” diye

saçlarımda dolaşan

Tanrı’nın elleridir.

 

Ne büyük, ne derin, ne siyah, ne keskin

Hep ayrılık gibi

o kırılgan gözlerin

Unutma, unutma!

Dikecek yırtılan geceyi sabaha!

 

Ne büyük, ne beyaz, ne eşsiz, ne duru

Hep sarılıp sarıyor üşüyen ruhumu

Bırakma,

bırakma elimi

düşerim karanlığa…

Sanat ve “Delilik”

Yazar | Kategori Akademik | Tarih 06-08-2009

(Çığlığın Işıkla Buluşması’ndan… http://www.khaos.info/felsefe/10445-ciglik-gunisigiyla-bulustu/)

SANAT ve “DELİLİK”

Haldun SOYGÜR

(Klinik Psikiyatri 1999; 2: 124-133)

ÖZET

Bu yazıda, sanat ve yaratıcılık sürecinin doğası üzerinde durulmuş, en eski ve en süreğen kültürel tartışmalardan biri olan sanat, yaratıcılık ve ‘delilik’ arasındaki olası bağ kısaca gözden geçirilmiştir. Sanat ve ruhsal bozukluklar arasındaki ilişkinin araştırılması, doğal olarak birçok güçlük içermektedir. Elde edilen veriler, sanat ve delilik arasında bir neden-sonuç ilişkisinin varlığından söz etmeye yeterli değildir. Ancak, bu ilişkinin doğası ve yansımalarına ilişkin gelişmeler, hem sanata hem de psikiyatriye önemli katkılar sağlayacaktır.

Anahtar Sözcükler: Sanat, yaratıcılık, delilik, ruhsal bozukluklar

“Çalışmalarım iyi gidiyor. Yıllar yılı boşuna aradığım birçok şeyi buluyorum. Bunu fark ettiğimde de, Delacroix’nın, senin de bildiğin o sözü geliyor aklıma hep. Hani, artık soluğu da dişleri de kalmadığı zaman resmi keşfettiğini söylemiş ya. Peki, başımda bu ruh hastalığı var, tamam. Ruhsal bunalımlar geçiren birçok sanatçıyı düşünüyorum ve hiçbir şey yokmuş gibi, hastalığın resim yapmayı sürdürmeme engel olmadığını yineliyorum kendime.”

(Vincent Van Gogh, Theo’ya Mektuplar)

“Delliğin hilesi ve yeni zaferi: Onu psikoloji aracılığıyla ölçtüğünü, meşrulaştırdığını sanan bu dünya onun karşısında kendini meşrulaştırmak zorundadır, çünkü harcadığı çaba ve tartışmalarının içinde, kendini Nietzsche’nin, Van Gogh’un, Ardaud’un eserleri gibi eserlerin ölçüsüzlüğüne göre ölçmektedir ve ondan hiçbir şey, özellikle de delilik hakkında bilebilecekleri, ona bu delilik eserlerini onun meşrulaştırdığına dair güvence vermemektedir.”

(M. Foucault, Deliliğin Tarihi)

 

Makalenin tamamına ulaşmak için tıklayınız:

sanat-ve-delilik

Şehrin Aynaları

Yazar | Kategori Kitap | Tarih 05-08-2009

Şehrin Aynaları / Elif ŞAFAK

 

“Aynalar şehrine geldim çünkü benden evvel yazılmış bir hikayenin içindeyim. Aynalar şehrindeyim çünkü kim olduğumun peşindeyim.”

“ ‘Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?’ diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: ‘Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?’”

Italo Calvino, Görünmez Kentler

 

Geçmiş de gelecek de şimdinin içinde varlığını buluyor Aynalar Şehri’nde… Tıpkı bir aynanın, geçmişimizi de geleceğimizi de görüntümüzde yansıtması gibi… Bu açıdan, tarihin; bir şehrin, içinde barındırdığı farklı milletlerden, dinlerden insanların birçok ayrıntıyla (ay taşı, iki yanıyla farklı ruh durumlarını yansıtan bir maske, neşter… gibi) birbirine çok benzeyen, ama aynı zamanda birbirinden farklı öykülerinin dile getirilmesi Aynalar Şehri. İnsanlar öyküleriyle iz bırakıyor birbirinin öykülerinde; şehir (İstanbul) her bir öyküyü birbirine bağlıyor, başka bir öyküyü kendi öyküsünde anlatan ve bazen de devam ettiren insanların yolculuklarında. Kurgu, bana biraz Hemingway’in, her insanın bütünün (insanlığın) bir parçası olarak diğerlerini etkilediği ve onlardan da etkilendiği görüşüyle söylediği “…sakın çan kimin için çalıyor diye sorma; senin için çalıyor…” sözünü hatırlattı. Her birimiz, tarihin yazılmasında büyük büyük rollere sahibiz, şehrin ya da yaşamın bizi umursamadığı düşüncesine kapılsak bile çoğu zaman.

Bir kitabı bitirir bitirmez ya da bir filmi izler izlemez, kitabın ya da filmin bende bıraktığı hislerle bilgisayarı açıp (özellikle “ekşisözlük”ü –kutsal bilgi kaynağı :) - tıklayıp) o kitap ya da film hakkında yapılan yorumları okumayı seviyorum. Elif Şafak’ın bu kitabı için genellikle, diğer kitaplarına göre sönük kaldığı ya da tüm kitaplar arasından ilk bunun okunmamasının daha uygun olacağı yorumları yapılmış. Ya da ayrıntılarla boğulan bir kitap olduğu söylenmiş. Ben de kitabı okurken yorulduğumu itiraf etmeliyim (kitapta birbirine benzeyen birçok isim var ve ben isimleri not almadan okudum; kitabı henüz okumamışlara isimleri -hatta simgeleri- not alarak okumaları önerilir); ama asıl, ayrıntıların ve simgelerin bu kitabı, okunası bir Elif Şafak kitabı haline getirdiğine inanıyorum.

Kitap, bir AYNA gibi… Ve simgeler, Jung’un ileri sürdüğü “ortak bilinçdışı” kavramını doğruluyor adeta.

Çok etkilendiğim bazı bölümleri okudukça anımsatmaları için alıntıladığım aşağıdaki notlar, belki sizin de ilginizi çeker.

Aynalar Şehri’ndeki öykülere bir kulak verilmeli bence. Ya da hiç değilse kulak misafiri olmanızı dileyerek yazıyorum.

Read the rest of this entry »

Bir Kucak Dolusu İnsanlıkla…

Yazar | Kategori Çalışmalarım | Tarih 04-08-2009

Çubuk’taki okullardaki öğretmen ve öğrencilerin birlikte çıkarmak için hazırladığı MERDİVEN dergisi için yazdığım yazı…

(Derginin yayınlanıp yayınlanmadığından emin değilim; henüz bana ulaşmadı, ama yazımı burada da paylaşmak istedim.)

 

23.4.2009

Sevgili Gençlik

Öyle parçalandım ki ömrümde sevgiyle öfke arasında

Sevgimi öfke vurdu

Öfkemi sevgi kaçırdı

İçim parçalandı arada

Bir de bi gün baktım gökyüzüne, bir bayram gecesi

Bir kestane fişeği açmış yedi rengimden

Yağıyorum çocukların üstüne…

Can YÜCEL

BİR KUCAK DOLUSU İNSANLIKLA…

Kendi duygularının farkında olmaya çalışırken, başkalarının duygularını anlamaya ve onlara duygularını anlatmaya çalışmanın yaşamda ne kadar hassas, bir o kadar da özel bir denge üzerine kurulu olduğunu bilirim. O hassas ve özel dengede düşmeden durabilmek, bunun da ötesinde başkalarının da düşmemesi için elleri yakalayabilmek, bir psikolojik danışmanın özetle iş tanımı çünkü. O dengede durabilmek, “psikolojik danışman” rolünden de öte, “insanlık” değerini dikmek, beslemek ve büyütmek aslında.

Peki, kimdir “insan”?

Ne için büyümeye ve büyütmeye bu özen?

Sevgiyle öfke arasındaki “vur-kaç” döngüsünü nasıl adlandırmalı?

“Her insan öldürür sevdiğini!” demişti Oscar WILDE. İşte ben bunu, henüz sosyal yaşamlarını oluşturmanın ilk aşamasındalarken, en başta anne ve babalarının sevgisi altında tökezleyen çocukların gözlerinde okudum; en saf haliyle… Annesini çok sevdiği, hatta ona muhtaç olduğu anda, annesi tarafından terk edilen bir çocuğun gözyaşlarında ve kendini acıdan koruma biçiminde… “Çiçek” olan; ama köklerini toprakta değil de saksıda resimleyen bir çocuğun boyalarının renklerinde… Henüz tanışmadan “kötü” olduğuna karar verilen adamlardan kaçılan rüyalarda… Mükemmel olmazsa sevdiklerinin emeklerinin boşa gideceğine inanan bir çocuğun akıcı olmayan konuşmalarında, kızaran yüzünde, titreyen ellerinde ve hiç susmayan, dışarı fırlamak isteyen kalbinde… Bireyselliğini kazanmak isteyen ergenlerin kendilerini ifade çabalarında… Başarısızlık anlarında kişinin “tembel” ve “işe yaramaz” olarak etiketlendiği sınav odaklı eğitim sistemimizde… Güzellikleri övülmeyen, yetenekleri desteklenmeyen girişimcilerin kırılan heveslerinde ve azalan özsaygılarında… Bizi en çok sevdiklerimiz incitebilirmiş; gördüm.

Çocuk olmanın, büyümenin zorluğu oranındadır insan olmanın zorluğu da. İnsan olmak, en başta kendi bakış açısının farkında olmayı gerektirir; büyüklerin bakış açılarını göz ardı etmeden. Bakış açılarına dışarıdan kocaman bir bakışla bakabilmek, insan olmak… Uyumlu büyüyen insanı da anlayabilmek, uyumsuzu da…

İnsan olmak, düzenden yeni bir düzen oluşturmak…

… Yollar bulmak ve yollar açmak güzelliğe; sınırlı bakan gözlerle değil, o gözlerin ötesindeki geniş açılı gözlerle…

Önce kendimizle barışmak, insan olmak; ardından diğer insanlarla…

İnsanlarla bir anlaşmada birleşmek insanlık uğruna…

İnsan olmak, tüm duyu organlarıyla evrenselliği kucaklamak…

deneme20928

  Read the rest of this entry »