11
Sıradan Bir Kadının Sıradan Bir Günkü Dansı
Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 11-05-2012
“Derler ki, aşk da unutulurmuş her şey gibi. Hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da doludizgin devam ederken unutulabilirmiş aşk. Neyse ki, Zühre yıldızı varmış göğün üçüncü katında. Halen aşık olup olmadıklarını ve eğer aşıklarsa kime aşık olduklarını hatırlayamayanlar, göğün üçüncü katına çıkıp, Zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış. Baktıklarında gördükleri yüz, aşık oldukları kişinin yüzü olurmuş.
Derler ki, bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada. Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş. Çünkü tekleyen hafızaları değil, aslında yürekleriymiş.”
(Elif ŞAFAK, Mahrem)
Tek başına yapacağı dansa hazırlanırken bir kez daha okudu kadın, kitaptaki cümleleri. Öylesine açtığı bir sayfada… Öylesine açacağı müziğe geçmeden… Ve, tekrarladı:
“…TAM DA DOLUDİZGİN DEVAM EDERKEN UNUTULABİLİRMİŞ AŞK.”
İçini bir acı sarıp sarmaladı, bir anda.
Hareketsiz kaldı, öylece. Ne adım atacak hali kaldı, ne de yaslanarak destek alacak bir şey bulabildi. Hareketsiz, öylece… Hayat gibi! Tüm hareketliliğine rağmen…
Bir sonraki ‘an’a geçti birden. Ve sevmedi az önceki halini. Yakışmamıştı “kendisi”ne…
Anlam aramaya başladı sonra. Neydi bu ağzındaki acımsı tat? Sorduğu sorulara yanıt bulamayan aklın sıkışmışlığı? Karnındaki endişe?
Belirsizliğe katlanamazdı; bir anlamı olmalıydı yaşadıklarının, yaşayacaklarının!
Hem ne vardı bu cümlede, onu öylece bırakacak? “Aşk” mı? Zaten onu aramaktan vazgeçeli çok olmuştu. Ne varlığını anlayabilirdi “aşk”ın, ne de yokluğundan özleyebilirdi “aşk”ı. “Aşk” sözcüğünden ne anladığını bilmiyordu aslında!
Hafızasının teklemesi değildi bu! Hele yüreğinin teklemesi hiç değil! Karanlık zifiri değildi, ama aydınlık da aramazdı gözleri. Zaten o yüzden “aşk” da demezdi gördüklerine… Zıt kutuplara gidip gelmediğinden… Zıt kutuplara kendini teslim edip de kaybolmadığından…
Kaybolmaktan hep korkmuştu kadın.
Ama kayıp bir ruhun şaşkınlığına çok benziyordu, bir önceki ‘an’da yaşadıkları…
Kime aşık olduğunu ya da olmadığını hatırlamak da değildi istediği. Bir oyundu Zühre’ye ulaşmak; aşk aynası da oyuncak…
Ama yine de korkuydu bir sonraki ‘an’. Ne olduğundan emin olmadığı bir sözcüğün unutulabilirliğinden korkuyordu. Hem de çocuk gibi! Gözlerini kapatınca korkunun gideceğini sanarak…
Çünkü, akar giderdi yüreği… Net göremese de, bir sözcüğün anlamsızlığındaki anlamı aramaya akar giderdi. Tüm kararlılığına, akıllılığına, netliğine rağmen kaybolurdu belirsizlikte. Yanmaya yolculuktu çıktığı, yanmaktan ölesiye kaçınarak…
Çünkü, kırılgandı yüreği…
Yanmaya çıkılan yolculukta, yanmaktan ölesiye kaçınan bir başkasına kırılırdı.
Dans ederken ‘tek başına’ olmaya hazırlanırdı…



![57285_poster405[1]](http://www.fatmaarici.com/wp-content/57285_poster40511-300x200.jpg)



