Psikodinamik Açıdan SİYAH KUĞU

Yazar | Kategori Sinema | Tarih 07-01-2012

Arş. Gör. Fatma ARICI – Hacettepe Üniversitesi

Arş. Gör. Fatma Zehra ÜNLÜ – Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bülteni, Aralık 2011, 2 (22), 22-23.

 

“…Bakire küçük kız, saf ve tatlı bir kuğunun bedenine hapsoluyor. Özgürlüğüne kavuşmaya çalışıyor. Ve büyüyü bozabilecek tek şey, gerçek aşk. Dileği yakışıklı bir prens tarafından gerçeğe dönüştürülecekken aşkını itiraf edemeden şehvetli kardeş Siyah Kuğu onu kandırıp prensin aklını çeliyor. Mahvolmuş haldeki Beyaz Kuğu bir tepeye tırmanıyor, kendini öldürüyor. Ve özgürlüğünü ölümün kollarında elde ediyor…”

Yaşam içgüdüleri ile ölüm içgüdülerinin birbirinin yerine geçmesini örnekleyen, temelini Freud’un “Yaşamın amacı ölümdür.” sözlerinde bulan bir öykü Beyaz/Siyah Kuğu’nun özgürlüğü! Masum, naif, kırılgan özellikleriyle annesinin belirlediği ahlaki ideallerle yaşamını şekillendiren küçük kız çocuğu Beyaz Kuğu’nun, kendini yok etme isteğinin (ölüm içgüdüsü) temel yaşam içgüdüleri (cinsellik, saldırganlık…) ile bütünleşerek yırtıcı, seksüel özellikleriyle genç kadın Siyah Kuğu’ya dönüşerek birey olması… Ancak bireyleşirken, iki zıt karakterin birbiriyle mücadelesinde yaşanan anksiyetenin artması nedeniyle kişiliğin, parçalanarak ve gerçekle bağını kopararak bir tepeden kendini bırakması… Nina’nın siyahı da beyazı da içselleştirmesi, iki renk arasında griyi bulamaması ve mükemmellik çabasıyla kendini sahne performansıyla eşlemesi…

Nina, New York’un bilinen bale topluluklarından birinde dans etmekte olan, yetenekli bir balerindir ve yeni sezonda yaşlanmış olması nedeniyle Kuğu Gölü’nün baş balerini Beth MacIntyre’ın yerine oyunda dans edecektir. Balenin öyküsüne uygun şekilde hem Beyaz Kuğu hem de Siyah Kuğu rollerini aynı anda üstlenecektir. Beyaz Kuğu’yu kendini ifade biçimine uygun bir şekilde rahatlıkla canlandırabilmekle birlikte, Siyah Kuğu arkadaşı Lily’nin ona göre daha kolay canlandırabildiği bir roldür. Nina, siyah bir kuğu gibi dans edebilmek uğruna Lily ile rekabet içindeyken kendi karanlık yönlerini tanıma ve içselleştirme çabası içine de girmektedir. Baleyi yöneten Thomas Leroy da Nina’nın “siyah” özelliklerini ortaya çıkacak şekilde pekiştiren, öykünün kusursuz prensidir. Küçük prenses Nina, ancak onu ve sahnede de seyircileri “baştan çıkararak” -mükemmelleştirdiği prens tarafından onaylanarak- özgürlüğüne kavuşacaktır (bir birey olacaktır).

Nina annesi Erica ile yaşamaktadır ve Erica, evle ilgili sorumluluklarını kariyerine tercih etmiş olan eski bir balerindir. Nina’nın hayatı ve balerinliği ile ilgili aşırı talepkar ve mükemmeliyetçi bir tutum sergileyen Erica, Nina’nın iyi bir performans göstermek için hiçbir zaman yeterli olmadığı inancını geliştirmesinde, devamlılığı olmayan bir onay peşine düşmesinde önemli bir temsildir. Nina’nın bireyleşme çabası da, annenin “12 yaşındaki güzel Nina’sı” rolünü reddetmesiyle başlamaktadır. Ancak, yaşamın ilk dönemlerinin kişiliğin şekillenmesindeki büyük rolü itibariyle, bu kontrollü ve kurallara uygun davranan küçük kız kimliği pek de kolay reddedilememektedir. Read the rest of this entry »

Haydi hep “birlikte” VAN’a gidelim !

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 30-10-2011

Van’da psikososyal çalışmalarda görev almak için:

 

Sayın Psikolojik Danışmanlar ve Psikolojik Danışma ve Rehberlik Öğrencileri,
  
23 Ekim Pazar günü Van ilimizde meydana gelen 7.2 büyüklüğünde deprem sonrası sunulacak olan psikososyal hizmetler çerçevesinde meslek elemanlarının deprem bölgesinde görevlendirilmeleri söz konusu olacaktır. Görevlendirmeler kamuda çalışanlar için MEB, özelde çalışanlar için ise Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği tarafından gerçekleştirilecektir.
 
Deprem bölgesinde görev yapmak isteyenlerin organizasyonunda yararlanmak amacıyla “Gönüllü Bilgi Formu” oluşturulmuştur. Başvuru formunu doldurarak ivedilikle derneğimize ulaştırmanızı rica ederiz.
 
Türk Psikoloik Danışma ve Rehberlik Derneği
Yönetim Kurulu

https://www.pdr.org.tr/HaberDetay.aspx?id=195 tıklayarak gönüllü bilgi formuna ulaşabilirsiniz…

Grupla Psikolojik Danışmada Terapötik Bir Güç Olarak Psikolojik Danışman

Yazar | Kategori Çalışmalarım | Tarih 30-10-2011

Psychological Counselor As A Therapeutic Force in Counseling

Arş. Gör. Fatma ARICI

Prof. Dr. Nilüfer VOLTAN-ACAR

Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 2011, 4 (36), 173-179

 

Öz: Grupla psikolojik danışmada grup dinamiği, terapötik güçlerin incelenmesi ile anlaşılabilir. Bu güçler; psikolojik danışman, grup tarafından kabul, grup içerisindeki güven, grubun çekiciliği, beklentiler, danışanın hazır oluşu, ait olma, danışanın taahhüdü, katılım, danışanın sorumluluğu kabulü, açıklık, geri-iletim, terapötik gerilim, grup üyeleri ve grubun evreleridir. Grup dinamiğini oluşturan bu öğeler arasında psikolojik danışman, diğer terapötik güçlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunması, grubun bir hedef doğrultusunda oluşturulması ve sürdürülmesinde hem bir profesyonel, hem de bir birey olarak etkili olması bakımından somut ve önemli bir güçtür. Bu makalede, grubun lideri olarak psikolojik danışmanın rolü ve işlevi, liderlik becerileri, bir profesyonel olarak benimsediği kuramsal model ve liderlik tarzı, bir birey olarak kişiliği ve kişisel özellikleriyle grup sürecindeki yeri üzerinde durulmuştur.

Anahtar Sözcükler: grupla psikolojik danışmada terapötik güçler, psikolojik danışman, grup lideri

Abstract: Group dynamics in group counseling can be understood by studying therapeutic forces. These forces are; psychological counselor, acceptance by the group, trust in the group, attractiveness of the group, expectations, belonging to the group, client’s readiness, commitment, attendance, taking responsibility, openness, feedback, therapeutic tension, group members and stages of the group. Among these forces, psychological counselor is a concrete and important force who is active as a professional and also an individual in helping formation of other therapeutic forces, organizing and leading the group. In this article, psychological counselor’s position in the group processes is emphasized according to his/her roles, functions, leadership as a group leader; leadership style as a professional; personality and traits as an individual.

Key Words: therapeutic forces in group counseling, psychological counselor, group leader

Güzellik’e Dair

Yazar | Kategori Edebiyat - Felsefe | Tarih 09-02-2011

Halil CİBRAN, Ermiş (The Prophet)

Çeviren: İlyas ASLAN

“Ve bir şair dedi: Konuş bizlere Güzellik’e dair.

Ve o cevap verdi.

Nerede arayacaksınız güzelliği ve nasıl bulacaksınız onu, bizzat kendisi sizin yolunuz ve kılavuzunuz olmazsa.

Ve ona dair nasıl konuşacaksınız, konuşmanızın dokumacısı o olmadıkça? 

Mağdur ve incinmiş olan der: ‘Güzellik müşfik ve mülayimdir.

Kendi ihtişamından yarı mahcup genç bir anne misali aramızda dolaşır.’

İhtiraslı olan der: ‘Yoo, güzellik kudret ve dehşetten ibaret bir şeydir.

Kasırga misali altımızda arzı ve üzerimizde göğü sarsar.’

Yorgun ve bitkin olan der: ‘Güzellik yumuşak fısıldayışlardan ibarettir. Ruhumuzda konuşur.

Sesi sessizliğimize ram olur, gölgeden korkarak titreşen cılız bir ışık misali.’

Fakat tedirgin der: ‘Biz onun dağlar arasından haykırışını işittik,

Ve onun çığlıklarıyla birlikte geldi toynak sesleri ve kanat çırpınışları ve aslan kükreyişleri.’

Geceleyin, şehrin bekçisi der: ‘Güzellik şafakla birlikte doğudan yükselecek.’

Ve öğleyin, emektarlar ve yayan seyyahlar der: ‘Biz onun günbatımının pencerelerinden yeryüzüne eğilişini gördük.’

Kışın, karda mahsur kalan der: ‘Baharla birlikte tepelerin üzerinden sıçrayarak gelecek.’

Ve yaz sıcağında rençperler der: ‘Biz onun hazan yapraklarıyla raks edişini gördük ve görmüştük saçında kardan bir yığın.’

Bütün bunları söylediniz güzelliğe dair,

Ama hakikatte ona dair değil, aksine tatmin edilmemiş ihtiyaçlara dair konuşmuş oldunuz. Read the rest of this entry »

Sanatla Terapi ve Yaratıcılık

Yazar | Kategori Çalışmalarım | Tarih 09-02-2011

Yrd. Doç. Dr. Nevin ERACAR, Öğr. Gör. İlkay TOYLAN DOĞRAMACI, Arş. Gör. Fatma ARICI, Psi. Dan. Özden YILMAZ BİLGİN, Uzm. Öğrt. Nezih Yaşar BOR

10-12 Aralık 2010, III. Uygulamalı Psikolojik Danışma ve Rehberlik Kongresi,                                     Sanatla Terapi ve Yaratıcılık Paneli Özeti

“Sanatla terapi, içe atılmış yaşantıların simgeleştirme yoluyla dışa vurulmasına ve ortaya çıkan ruhsal malzemenin danışanla birlikte ele alınarak yorumlanmasına dayanan, terapistin yönelimine uygun olarak uygulanan (daha çok dinamik, analitik ve fenomenolojik) bir disiplindir. Sanatın birçok alanından (Müzik, Resim, Edebiyat, Tiyatro, Dans, Seramik-Heykel vb.) yararlanılan sanatla terapi uygulamalarında, içe atılmış yaşantıların şimdi ve buradaki yaşantıya yansımaları üzerinde çalışılmaktadır ve yaşantıların ifadesinde ve ele alınmasında süreç, yaratıcılığı harekete geçirmektedir. Yaratıcı ifadenin geliştirilmesi ve bireylerin duygu-düşünce-davranış kalıplarını anlamlandırarak yeniden biçimlendirmelerinde yaratıcı bir yol izlemeleri açısından sanat uygulamaları, kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı bir etkiye sahiptir.

Yaratıcılığın, simgeleştirilerek dışa vurulan malzeme karşısında ruh sağlığını koruyucu bir işlevi vardır. Bu işlev, ruh sağlığı alanında koruyucu, önleyici ve iyileştirici çalışmalar yürütmekte olan profesyoneller için dıştan içe değil de, içten dışa akışı sağlayan yöntem ve tekniklerin kullanılmasını değerli kılmaktadır. Sanatın bir araç olarak kullanıldığı çalışmalarda yöntem ve tekniklerin tam da bu yönde temellenmesi, çeşitli yaklaşımlara göre aktif veya pasif yönde, bireysel ya da grupla uygulanabilmesi bakımından çalışmaların pratik ve çok yönlü bir bakış açısıyla yürümesini sağlamaktadır. Bu açıdan ruh sağlığı (sağlık) alanının yanı sıra, bireylerin potansiyellerinin ve yaratıcılıklarının geliştirilmesi ile ilgilenen alanlar (eğitim, sanat) için de sanatın dışavurumculuğu önemlidir. Bu çok yönlülük de, ruh sağlığı ve insan kaynağını geliştirme / iyileştirme amaçlı tüm çalışmaların bir ekip sistematiği içerisinde yürütülmesini gerekli kılmaktadır.

Bu panelde sanatın ruh sağlığı ve eğitim alanında kullanımı üzerinde durulmuş ve çeşitli disiplinlerden (Psikoloji, Psikolojik Danışma ve Rehberlik, Eğitim) katılımcıların mesleki yaşantılarında sanatın dışavurumculuğunu araç olarak ele aldıkları uygulamalarından örnekler sunulmuştur. Katılımcıların bir ekip olarak çalışmaları, sanatla terapide disiplinler arası çalışmanın önemini vurgulaması açısından da bir örnektir.”

Anıyoruz: ERICH FROMM

Yazar | Kategori Çalışmalarım | Tarih 26-11-2010

ERICH FROMM

(1900-1980)

Arş. Gör. Fatma ARICI

Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Bülteni, Ekim 2010, 2 (20), 33-35.

 

Erich Fromm, görüşlerinde Marksist – Sosyalist ve insancıl yaklaşımı benimseyen Almanya doğumlu bir psikanalist ve sosyologdur. Heidelberg ve Münih üniversitelerinde psikoloji ve sosyoloji eğitimi almış; 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi’nde doktora öğrenimini tamamlamış ve Münih’teki ünlü Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nde eğitim görmüştür. 1930lu yılların başlangıcında Almanya’da Nazi hareketinin güçlenmesi nedeniyle İsviçre’ye yerleşen Fromm, Chicago Psikanaliz Enstitüsü’nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş, özel çalışmalarını New York’ta devam ettirmiş ve Amerika’nın çeşitli üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. 1949 yılında Meksika Ulusal Üniversitesi’nden gelen profesörlük önerisini kabul ederek, üniversitede kurduğu enstitünün başkanlığını yürütmüş ve emekli olana kadar orada çalışmıştır. 1980 yılında tedavi amacıyla bulunduğu İsviçre’de ise yaşamı sona ermiştir. 

Fromm, sinirli ve huysuz bir baba ile bunalıma eğilimli bir annenin -öyle ki ailesini “yüksek düzeyde nevrotik” olarak nitelendirir- tek çocuğudur. Katı sayılabilecek düzeyde dindar bir ailede yetişen Fromm, çocukluğunu sofu bir ortamda geçirmişse de felsefi uğraşları ona çok boyutluluk kazandırmıştır. Birinci Dünya Savaşı onda derin izler bırakmıştır ve Fromm, o dönemdeki akılcı olmayan mesajlara (“en üstün ırk” olma gibi)  Marx’ın yapıtlarıyla yanıtlar bulduğunu ifade etmektedir.

Fromm’un kuramı temellerini Freud’un görüşlerinden almakla birlikte, öğrenimi daha çok sosyoloji eğilimli olduğundan, psikolojiye katkıları daha çok toplumsal sorunların psikanalitik açıdan ele alınışı biçiminde olmuştur. İnsan davranışına yön veren en önemli etkenin “sevgi” olduğunu ifade eden Fromm, insan doğasına hümanist bakış açısıyla ve insanın toplumla kurduğu dinamik ilişkinin kişiliğin şekillenmesindeki rolünü önemsemesiyle Freud’tan ayrılmaktadır. Fromm’a göre toplum, bireyin gelişiminde yalnızca “baskı” işleviyle sınırlandırılmamalıdır; bunun yanı sıra bireyin “bireyleşme” süreci içinde “yaratıcı” bir işlev de üstlenmektedir. Ancak, bireyleşme ve topluma katılım arasında hassas bir denge vardır ve yaratıcılık, toplumla üretken bir ilişki kurulması yoluyla ortaya çıkmaktadır.

Fromm’a göre insan, kendisini doğal ve toplumsal dünyaya sıkıca bağlayan, ona güven ve ait olma duygusu veren bağlardan (temel bağlar) ayrılmadıkça özgür değildir ve bireyleşme süreci, bireyin özgürlüğünü aramasıyla başlamaktadır. Bununla birlikte özgürlüğünü aramak, temel bağların insana güvenlik vermesi itibariyle yalnızlık, çaresizlik ve kaygı gibi duyguların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Özgürlüğün bedelinin yalnızlaşarak ödenmesi, özgürlüğün insanın bir yandan kaçmak istediği bir durum olmasına da yol açmaktadır. Ancak bireyleşme süreci, psikolojik yönden geri dönüşü olmayan ve dış dünyayla yeni bağlar kurmayı gerektiren bir süreçtir. Temel bağlar için geri dönme girişimlerinin sonucu, otoriteye boyun eğmektir. Özgürlükten Kaçış adlı eserinde Fromm, otoriter rejimlerin insanlara çekici gelmesinin nedenini de dış dünyayla kurulan bu “boyun eğme” şeklindeki ilişkiye bağlamaktadır. Bu açıdan Fromm’a göre “insanın varoluşunu özgürlükten ayırmak imkansızdır”. Bireyleşmenin yarattığı tedirginlik duygusu ise, evrensel ve normaldir. Bireydeki nevrotik davranışların oranını da belirleyen bu döngüdür; kendini ayrı bir varlık olarak kabullenmeme ve üretken olmayan özgürlükten kaçış mekanizmaları geliştirdikçe nevrotizm oranı artmaktadır. Sağlıklılığın ölçütü, bireyleşmenin engellenmeden toplumla birleştiği ilişkiden; diğer bireylerle etkin bir dayanışmaya girmekten ve kendi seçimlerini yaşayan özgür bir varlık olarak yeniden dış dünyaya bağlanmaktan geçmektedir. Böyle bir ilişki, sevgiye ve yaratıcılığa dayanmakta; Fromm’un Sevme Sanatı adlı eserinde belirttiği şekliyle “ilgi, saygı, sorumluluk duygusu ve bilgiyi kapsayan; sevilen insanın gelişmesi ve mutluluğu için harcanan etkin çaba”dan gücünü almaktadır.

Fromm insanların, söz konusu birey olma süreci boyunca da onları motive eden, varoluş koşullarından kaynaklanan birtakım ihtiyaçlarından söz etmektedir. Bu ihtiyaçlar; insanın, birey olmak uğruna doğayla sürdürdüğü beraberliğinden koparak yeniden özgür ve yaratıcı bir şekilde doğaya bağlanmasını ifade eden ilişki ihtiyacı; insanın yaratıcı bir varlık olarak üretken etkinliklerde bulunmaya yönelmesini ifade eden aşkınlık ihtiyacı; diğer insanlardan farklı olduğunu hissetmesini içeren kimlik ihtiyacı; ancak bir yandan dünyanın tamamlayıcı bir parçası olduğunu hissetmesini içeren köklülük ihtiyacı ve içinde yaşadığı dünyayı tutarlı bir şekilde algılamasını sağlayacak bir algı dayanağı ihtiyacı şeklinde sıralanabilir. Bu ihtiyaçların ortaya çıkış biçimi Fromm’a göre, içinde yaşanılan toplum düzeninin beklentilerine göre şekillenmektedir. Örneğin, kapitalist bir toplumda birey, “kimliğini” zenginlikle tanımlayabilmekte, sözünü geçirdiği bir kurumda çalışarak “ ait olma ihtiyacını” karşılayabilmektedir.

Fromm’a göre, varoluşsal nitelik taşıyan söz konusu ihtiyaçlar, ancak üretken ve yaratıcı olarak topluma katılabilmesi yönünde bireyi motive ettiğinde, birey yalnızlık ve hiçlik duygularıyla sağlıklı bir şekilde baş ederek yaşamına anlam kazandırabilir. Üretken bir tutum geliştirememiş bireylerde ortaya çıkabilecek yönelimleri Fromm, dört şekilde tanımlamıştır. Buna göre alıcı yöneliş, ihtiyaçlarını başkaları yoluyla karşılayan ve güvenliklerini bağımlı oldukları kişilerin gücünden alan bireylerin yalnızlıkla başa çıkma mekanizmasını; sömürücü yöneliş, sürekli olarak başkalarının sahip oldukları düşüncelere, maddi objelere veya tanıdıkları diğer insanlara göz koyma, zorla alma veya çalma eğilimini; istifçi yöneliş, biriktirdikleri ve sahip oldukları oranında kendini güven içinde hisseden ve harcamaktan ve dış dünyaya bir şeyler vermekten kaçınan bireylerin mekanizmasını; pazarlayıcı yöneliş ise, insancıl niteliklerin öneminin kaybolduğu, önemli olanın bireyin ne kadar sattığı, aldığı ve piyasadaki yeri olduğu, dolayısıyla bireyin ilişkilerindeki derinliğin azaldığı eğilimdir. Fromm’a göre pazarlayıcı yöneliş, değişen ekonomik yapıların, toplum ve birey anlayışının bir sonucu olarak çağdaş dünyanın bir ürünü ve aynı zamanda ilişkilerdeki doyumsuzluk ve anlamsızlık için de bir tehdittir. Read the rest of this entry »

Evlilikte Akılcı Olmayan İnançlar

Yazar | Kategori Çalışmalarım | Tarih 13-11-2010

Fatma ARICI – Selen DEMİRTAŞ 

POPÜLER PSİKİYATRİ, Kasım-Aralık 2010, (58), 28-32.

Evliliği bir yolculuk gibi düşünmüştünüz. Arabanızdaki “Evlendik, mutluyuz” simgeleriyle düştünüz de yollara. Biriniz doğa ile iç içe olabileceğiniz, yeşil ve sakin bir kasabaya gitmeyi hayal ediyor yolculuk boyunca; diğeriniz sıcacık güneş altında masmavi bir okyanus manzarası düşlüyorsunuz. Yanınızdakini hayallerinize yerleştirdiğiniz oranda çok seviyorsunuz.

 

 “İnsanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir”

Schopenhauer

İstediğim Gibi Olman Çok mu Zor?

‘Evlenmeden önce böyle değildin’, ‘Her şeyi benim mi söylemem lazım?’, ‘Eğer beni gerçekten sevseydi yapardı’ gibi cümleler ne kadar tanıdık ve masum değil mi? Ancak bir durup yeniden gözden geçirirsek; ne kadar masum görünseler de bizi en çok üzenlerin bu inançlarımız olduğunu fark edebiliriz.

Ünlü kuramcı Ellis, iç konuşmalarımızın bulunduğunu, sürekli kendimizi değerlendirerek benliğimize bir değer atfettiğimizi ve kendi kendimizi etkilediğimizi ifade etmekte; kendimizi gerçekleştirmeye doğuştan eğilimimiz olduğunu; ancak kendimizi alt etme yöntemleriyle bu yoldaki ilerleyişimizi engellediğimizi belirtmektedir. Bir başka deyişle; sürekli ‘ben sevilmeyi hak etmiyorum’ diyen bir insanın diğerleri ile olan ilişkisinde çekingen ve korkak davrandığı, iletişim kurmada zorluk çektiği ve bunun sonucunda da karşıdakinin ona yaklaşmasını ve sevmesini engellediği ve ‘ben sevilmeyi hak etmiyorum’ inancını haklı çıkardığı görülebilir.

Kendimizle ilgili akılcı olmayan inançlarımız olduğu kadar başkaları ile ilgili de birtakım inançlarımız vardır. Bu inançlarla kendi ilerleyişimizi engellediğimiz kadar başkalarıyla olan ilişkilerimizin ilerleyişini de etkileyebiliriz. Örneğin; ‘Karşımdaki sanki zihnimi okuyormuşçasına benim bütün duygularımı ve düşüncelerimi anlamalı’ ‘Beni gerçekten seviyorsa en çok benimle arkadaşlık etmekten zevk almalı’ gibi inançlar karşıdakinden beklentilerimizi arttırmakta ve bunların gerçekleşmemesi sonucunda hayal kırıklığı, öfke, üzüntü vb. olumsuz duygular yaşamımıza sebep olmaktadır.

Ellis’e göre akıldışılık “-meli, -malı” gibi zorunluluklardan kaynaklanmaktadır ve bu nedenle, akılcı olmayan, olgunlaşmamış, talepkar düşünme biçimini; gerçekçi, olgun, mantıklı biçime dönüştürmek için çalışılmalıdır. İçsel konuşmalar durmaksızın sürmektedir; ancak bireyler, genellikle bunun farkında değildirler. “Umarım yeşil ışık yanmaya devam eder.”, “Bu olduğunda nefret ediyorum” gibi içsel konuşmaları sürekli tekrarlamaktayız. Benzer olaylarla karşılaşıldığında, bilinçaltına kaydolan bazı söylemler, “Hiçbir şeyi doğru yapamaz mısın?”, “Asla başaramayacaksın” gibi, otomatik olarak devreye girerler. İnsanlar karşılaştıkları durumlardan, diğer insanlardan ve kendilerinden akılcı olmayan, kendini başarısızlığa uğratan taleplerde bulunduklarında, güçlüklerine önemli katkılarda bulunan ‘meli – malı’larının gerçekçi olmayan yanlış algılarının çıkarımlarının ve yüklemelerinin türevleri olarak yapıları da oluşturma eğilimindedirler. Böylece de eğer “Ahmet mutlaka beni sevmeli” diye ısrar eder ve gerçekte Ahmet onları görmezden gelirse, onlar düşünmeden katı bir şekilde ‘benden nefret ediyor’, ‘onun benden nefret etmesi korkunç bir şey’, ‘ben değersiz bir insanım çünkü o benden nefret ediyor’, ‘hiç kimse beni sevmeyecek’ gibi sonuçlar çıkarırlar.

Başkalarına ve kendimize ilişkin akılcı olmayan inançlarımız, duygularımızı etkilediği gibi davranışlarımıza da yön verir. Ellis “Rational Psychotherapy” adlı ilk yazısında düşüncelerimizin duygu ve davranışlarımızı nasıl etkilediğini açıklamak için temel olan üç hipotez önermiştir. Söz konusu hipotezler şu şekilde ele alınabilir:

  1. Düşünce ve duygu yakından ilişkilidir.
  2. Düşünce ve duygu birbiriyle o kadar yakın ilişkilidir ki, birbirlerine eşlik etmekte; döngüsel olarak bir neden-sonuç ilişkisi ile çalışmaktadırlar ve bazı bakımlardan neredeyse tamamen aynı şeylerdir. Öyle ki bir kimsenin düşüncesi duygusu; duygusu düşüncesi haline gelir.
  3. Hem düşünce hem de duygu kendi kendine konuşmaya veya içselleştirilmiş cümlelere dönüşmeye eğilimlidir.

Ruhsal rahatsızlıklarda düşünme sürecinin önemini gösteren bu hipotezler Ellis’in A-B-C sembolleriyle adlandırdığı modelde şu şekilde açıklanmaktadır:

            “A” (Antecedent event):  Olay

            “B” (Belief):  Olayla ilgili yerleşik düşünceler; olaya yüklenen anlam

            “C” (Consequences): Düşünceler sonrası oluşan duygusal ya da davranışsal sonuç

A (olay) ———–  B  (inanç ) ———————  C (duygusal ve davranışsal sonuç)

Örneğin;  politik görüşleri farklı olan çiftlerin ‘Eşimle her konuda aynı fikirde olmalıyız’ gibi bir inançları varsa, politik bir tartışmada hissedecekleri duygu; hayal kırıklığı, korku, anlaşılmamışlık olabilir ve bunun sonucunda karşıdaki eşe kendi görüşünü dayatma, farklı görüşlerde oldukça evliliğin devam edemeyeceğini söyleme gibi davranışlara girebilirler. Oysaki ‘Eşimle her konuda aynı fikirde olmalıyız’ inancının gerçek dışı bir inanç olduğunu anlayan çiftler, aralarındaki tartışmaya sadece politik görüş ayrılığı olarak bakabilecek ve bunu ilişkilerine olumsuz olarak yansıtmayacaklardır. Olay karşısında hissedecekleri duygu; hayal kırıklığı, korku ve anlaşılmamışlıktan öte, farklılıkların evliliklerini zenginleştirebileceğine dair duydukları heyecan bile olabilir. Read the rest of this entry »

PDR’de Etkili Uygulamalar

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 30-09-2010

III. UYGULAMALI PDR KONGRESİ’NE DAVET MEKTUBU
 
Psikolojik Danışma ve Rehberlik hizmetlerinin okul, özel eğitim, aile danışmanlığı, sağlık vb. birçok uygulama alanı bulunmaktadır. Alanımızda uygulamaların yapılmasına ihtiyaç olduğu kadar bunların meslek elemanlarıyla paylaşılmasına da gereksinim duyulmaktadır. Bu amaçla üçüncüsü düzenlenecek olan Ulusal Uygulamalı PDR Kongresi’nin 10–12 Aralık 2010 tarihlerinde Hacettepe Üniversitesi ve Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği işbirliğiyle başkentimiz Ankara’da Crown Plaza Oteli’nde yapılması planlanmıştır.

 
III. Ulusal PDR Uygulamaları Kongresi’nde, uygulama deneyimlerini paylaşmak üzere alanda çalışan akademisyenleri ve psikolojik danışmanları bir araya getirmek amaçlanmaktadır. “PDR’de Etkili Uygulamalar” olarak belirlenen ana tema ışığında aile ve evlilik, ruh sağlığı, kariyer, okul, rehabilitasyon, özel eğitim, kriz, sağlık ve endüstri alanlarındaki uygulamaları içeren çalışmalarımızı ve deneyimlerimizi paylaşmaktan mutluluk duyacağız. Bu amaçla okullar, rehabilitasyon merkezleri, özel psikolojik danışma merkezleri, rehberlik ve araştırma merkezleri, sosyal yardım ve sosyal güvenlik kurumları, askeri kurumlar, çocuk ve aile mahkemeleri vb. yerlerde çalışan psikolojik danışmanlar ile akademisyenlerimizi yaptıkları uygulamaları paylaşarak alanın ilerlemesine katkıda bulunmaya davet ediyoruz.

Kongre Düzenleme Kurulu, sunulacak uygulamaların ve yapılacak çalışma gruplarının toplumsal gereksinimlerimize uygun, gelişimsel, koruyucu ve iyileştirici stratejileri vurgulayan, somut ve uygulanabilir olmasını hedeflemiştir. Bu kapsamda kongrede, davetli bildiriler, serbest bildiriler, poster sunumları, paneller ve çalışma gruplarına yer verilecektir. Bunların değerlendirilmesinde içeriğinin, uygulamalı derslerle ilgili paylaşımlar, bireysel ve grupla psikolojik danışma örnekleri, psiko-eğitsel programlar, bireysel ve grup rehberliğine ilişkin uygulamalar, test ve test dışı teknik uygulama örnekleri, uygulamalı tezlerin sunumu olması koşulu aranacaktır. Başvuruyla ilgili ayrıntılı bilgiler dernek web (www.pdr.org.tr) sayfasında  ve  Hacettepe Üniversitesi’nden kongreye ilişkin olarak alınan web sayfasında (www.pdrkongre2010.hacettepe.edu.tr) yayınlanacaktır.

Serbest, poster bildiri, çalışma grupları ile katılmak ve panel önerisinde bulunmak isteyenlerin 250-300 sözcükten oluşan Türkçe özeti 31 Ekim 2010 tarihine kadar, pdrkongre2010@hacettepe.edu.tr elektronik posta adresine göndermeleri beklenmektedir. Kongre Bilim Kurulu tarafından yapılacak olan değerlendirmeler, çalışma gruplarının kaç kişiden oluşacağı gibi bilgiler 12 Kasım 2010 tarihinde duyurulacaktır. Bildiri özetleri kitapçık haline getirilecektir. 
 
Kongre ile ilgili detaylı bilgi almak ve başvuruda bulunmak için www.pdr.org.tr  ve/veya www.pdrkongre2010.hacettepe.edu.tr adresini ziyaret ediniz. Tüm meslektaşlarımızı kongre temamız kapsamında bu sayfaları gözden geçirmeye davet ediyor ve sizleri Ankara’da ağırlamaktan onur duyacağımızı belirtmek istiyoruz.

 
Prof. Dr. Fidan KORKUT–OWEN                                               Doç. Dr. Tuncay ERGENE 
Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi PDR                Türk PDR – DER Genel Başkanı
Anabilim Dalı Başkanı

Pekin’den Paris’e…

Yazar | Kategori Gündelik yazılar | Tarih 10-08-2010

1967 MODEL ANADOL İKİ KİŞİLİK TÜRK EKİBİ İLE PEKİN’DEN YOLA ÇIKIYOR, HEDEF PARİS…

Peking to Paris 2010

Dünya’da ilki 1907 yılında yapılan kıtalararası tarihi klasik otomobiller dayanıklılık yarışı “Peking to Paris 2010 ” bu yıl 10 Eylül-16 Ekim 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Bütün dünya’dan toplamda 106 aracın katılacağı ralli’ye Türkiye’den ilk defa bir takım katılıyor. Ahmet Öngün ve Erdal Tokcan, 1967 model 371 şasi numaralı Anadol ile 10 Eylül’de Pekin’den yola çıkacak ekipler arasında yer alıyor. Türk ekip yarışmada Toplum Gönüllüleri Vakfı yararına mücadele edecek.

Sponsorluklardan ve bireysel desteklerden elde edilen gelir ile 250 üniversite öğrencisine burs sağlanması hedefleniyor. Yarışmaya ilgi büyük ancak sponsorlukların artması, TOG’un daha fazla üniversiteliye burs verebilmesini sağlayacak. Ekip bir yandan büyük bir heyecanla Anadollarını yarışa hazırlarken, diğer yandan TOG için daha fazla bireysel ve kurumsal destek bekliyor. Ekibin mesajı açık ”Hedefimiz Paris’e ilk varan ekip olmak. Bu bizi birinci yapacak belki ama daha da önemlisi, ülkemizin geleceği için başarmış olacağız”.

Ayrıntılı bilgi ve  yarış rotası için:

http://www.pekindenparise.com/

4. Türkiye Gitar Buluşması ve Bilkent Gitar Günleri

Yazar | Kategori Kültür - Sanat (haberler) | Tarih 06-06-2010

Proje: Klasik Gitar Derneği / Kağan Korad

Ev Sahibi: Bilkent Üniversitesi

Organizasyon: Bilkent Üniversitesi, Klasik Gitar Derneği, Bilkent Klasik Gitar Kulübü

Tarih: 6-7-8-9 Temmuz 2010 ( 5 Temmuz Pazartesi öğleden sonra giriş, 10 Temmuz-Cumartesi sabah çıkış )

Yer: Bilkent Üniversitesi / Merkez Kampus

Genel Koordinatör: Kağan Korad – korad@bilkent.edu.tr

Koordinatör: Uğur Satılmış – ugursa@ug.bilkent.edu.tr

Gitara başladığım yıllarda Türkiye’deki az sayıdaki gitarist ve gitar öğrencisi birbirinden kopuk neredeyse habersiz bir atmosferde çalışmalarını sürdürürdü. Oysa bizler diğerlerini merak eder, tanışmak ve olabilirse yararlanmak isterdik. Gitar Buluşması fikri ve hayali de işte buradan doğdu. Ana fikri tanışmak ve yakınlaşmak olacak etkinliğin, bunu sadece konserler, dersler veya seminerlerle değil, bir kamp ortamının sıcaklığında sohbetlerle, geçirilen hoş zamanlarla, kurulacak arkadaşlıklar sayesinde yapması benim hayalimdi. Ne mutluyum ki Gitar Buluşma’ları bu kısa tarihinde bu bağların oluşmasına bir katkı sağladı gibi gözüküyor. İşte bu yüzden gitar, arkadaşlık ve eğlenceyi bir arada sunmayı hedeflediğim Türkiye gitar buluşma’larının 4. sünü gerçekleştirebildiğim için mutluyum.

Bütün bu organizasyonlar hiç şüphesiz bana devam etme gücünü ve olanağını veren çok değerli katkılar olmasa hiç gerçekleşemezdi; Bu nedenle,

Her şeyden önce her yıl bu fikre destek vermek için gelen ve emekleriyle buluşmanın içini dolduran öğretmen ve konsertistlere sonsuz teşekkürler etmek istiyorum. Ardından da bu güne değin ev sahipliğini ve organizasyon desteğini üstlenen Üniversitelere, Mersin Üniversitesi ve özellikle daha önceki iki ve bu seneki 4. buluşmanın ev sahibi Bilkent Üniversitesine, çeşitli buluşmalarda benle beraber elini taşın altına sokmaya gönüllü olacak delilikteki yoldaşlarım; başta Kürşad Terci olmak üzere Hale Korucu, Can Erdoğan ve Uğur Satılmış’a, bu seneki destek ve katkıları olmasa buluşmayı gerçekleştiremeyeceğimiz “Bilkent Klasik Gitar Kulübü”ne ve tabi ki buluşmanın asıl varlık nedeni olan, katılımlarınızla asıl amacına ulaşmasını sağlayan siz gitarist ve gitar severlere sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

Kağan Korad

Read the rest of this entry »